İbrahim Halil ÇELİK
Tarihsel hafızadan demokratik geleceğe, ortak medeniyet birikiminden toplumsal barışa!
Değerli konuklar, kıymetli akademisyenler ve saygıdeğer katılımcılar;
Hepinizi kelamların en güzeli ile;
Ne bir harf ne kelam Esselam Esselam ila selamlıyorum.
Hepiniz hoş geldiniz.
Başta değerli genel başkanımız Hamza Cebeci’yi yürekten kutluyorum. Bugün Türkiye gündemini oluşturan Terörsüz Türkiye konusunu cesurca böyle görkemli bir toplantıyla bizleri bir araya getirdiği için. Emeği geçenleri gönülden tebrik ediyorum.
Bende bugün burada, Türkiye’nin en önemli toplumsal ve siyasal meselelerinden birini, Terörsüz Türkiye hedefini, Güneydoğu Anadolu’nun kadim irfanı, tarihsel birikimi ve manevi mirası ekseninde değerlendirmek üzere huzurunuza gelmiş bulunuyorum.
Katırların bile çıkamadığı yokuşları hatırlar hatırı için çıkan seksene dayanmış yaşı ile huzurlarınızdayım. Ateş çemberinden geçen biri olarak buradayım. Fazla vaktinizi almayacağım. Sözün özünü sizlerin önüne sereceğim.
Türkiye’nin Kürt meselesini yalnızca terör ve güvenlik sorunu olarak değerlendirmek, meselenin tarihsel, toplumsal, kültürel ve siyasi boyutlarını eksik anlamak olacaktır.
Dolayısıyla karşımızda yalnızca bir güvenlik meselesi değil, bölgesel ve tarihsel boyutları bulunan önemli bir toplumsal sorun bulunmaktadır.
Ben bugün bu meseleyi yalnızca siyasi gelişmeler üzerinden değil, insanlığın ortak medeniyet yolculuğu ve Güneydoğunun manevi zengin düşünce mirası üzerinden ele almak istiyorum.
Tarihin başlangıç noktası Urfa’nın insanlığa haksızlık karşısında Nemrut’un ateşini gülistana çeviren put kıran ecdadı İbrahim’in yolunda olan biri olarak fikirlerimi sizlerin saf ,berrak duru akıllarına sunacağım.
Temel düşüncem şudur:
Türkiye’nin kalıcı barışa ulaşabilmesi için geçmişin ortak manevi mirasını, bugünün evrensel adalet, hukuk, demokrasi ve insan hakları değerleriyle buluşturması gerekmektedir.
Değerli katılımcılar,
Güneydoğu Anadolu’yu yalnızca son elli yılın çatışmaları, güvenlik sorunları ve ekonomik geri kalmışlığı üzerinden tanımlamak, bu coğrafyanın tarihine ve insanlık medeniyetine yaptığı katkılara haksızlık olacaktır.
Urfa’dan Harran’a, Diyarbakır’dan Mardin’e, Bitlis’ten Van’a, Cizre’den Ahlat’a, Hasankeyf’ten Hakkâri’ye uzanan bu coğrafya, insanlık tarihinin önemli kültürel ve düşünsel etkileşim alanlarından biridir.
Burası Anadolu ile Mezopotamya’nın, İran ile Akdeniz’in, farklı dillerin, dinlerin ve medeniyetlerin buluştuğu bir tarihsel geçiş alanıdır.
Bu topraklarda Müslümanlar, Hristiyanlar, Süryaniler, Ermeniler, Yezidiler, Yahudiler ve farklı topluluklar çeşitli dönemlerde bir arada yaşamış; kendi inançlarını, dillerini ve kültürlerini bu coğrafyanın ortak tarihine taşımışlardır.
Harran’daki Kadim Üniversite, Göbeklitepe, Diyarbakır’ın surları, Mardin’in taş mimarisi, Hasankeyf’in tarihsel dokusu, Ahlat’ın Selçuklu mezar taşları, Bitlis’in medreseleri ve Van’ın tarihsel mirası yalnızca geçmişin mimari eserleri değildir.
Bunlar, insanlığın ortak medeniyet birikiminin somut belgeleridir.
Bu nedenle Güneydoğu’nun manevi mirasını yalnızca bir etnik kimliğin veya bir dinî topluluğun mirası olarak da değerlendirmemeliyiz.
Bu miras, farklı halkların ve inançların yüzyıllar boyunca oluşturduğu ortak insanlık hafızasıdır.
Bugün ihtiyacımız olan şey de bu hafızayı yeniden keşfetmek, birbirimizin tarihine ve kültürüne saygı duymak ve bu zenginliği birlikte geleceğe taşımaktır.
Kadim irfan dediğimizde ne anlamalıyız?
İrfan, yalnızca dinî bilgi veya tasavvufi birikim değildir. İnsanı tanımak, kendini bilmek, hakikati aramak, adaleti gözetmek, başkasının varlığına saygı duymak ve bilgiyi ahlaki sorumlulukla birleştirmektir.
Güneydoğu Anadolu, bu anlayışın önemli temsilcilerini yetiştirmiştir.
Bunlardan bazılarını hatırlamak istiyorum.
Ehmedê Xanî
Kürt düşünce ve edebiyat tarihinin en önemli isimlerinden biri olan Ehmedê Xanî, 17. yüzyılda yaşamış, özellikle Mem û Zîn eseriyle Kürt edebiyatında derin izler bırakmıştır.
Xanî’nin eserleri yalnızca bir aşk hikâyesi değildir. İnsan, toplum, kimlik, dil, adalet ve siyasi düzen gibi konulara ilişkin düşünsel boyutlar da taşır.
Onun Kürtçe eser vermesi, kendi dilinde düşünce ve edebiyat üretmesinin önemini ortaya koymaktadır.
Xanî’nin mirasından çıkaracağımız önemli sonuçlardan biri şudur:
Bir toplumun kendi dilinde düşünce üretmesi, o toplumun kültürel varlığının devamı açısından vazgeçilmezdir.
Melayê Cizîrî
Klasik Kürt şiirinin ve tasavvufi düşüncenin önemli temsilcilerindendir.
İnsan, aşk, varlık, hakikat ve evren üzerine şiirleriyle bu coğrafyanın düşünce dünyasına önemli katkılar sunmuştur.
Feqiyê Teyran
Doğa, insan, aşk ve manevi arayış üzerine eserler vermiştir.
Onun şiirlerinde insan ile doğa, dünya ile manevi hayat arasındaki ilişki önemli bir yer tutar.
İdris-i Bitlisî
Osmanlı tarihçisi ve devlet adamı olan İdris-i Bitlisî, Osmanlı’nın doğu bölgeleriyle ilişkileri ve Kürt emirliklerinin tarihsel konumu bakımından önemli bir şahsiyettir.
Bediüzzaman Said Nursî
Said Nursî’nin özellikle eğitim üzerine düşünceleri ve Medresetü’z-Zehra projesi üzerinde durmak gerekir.
Nursî, bölgedeki cehaletle mücadeleyi, ilim ve eğitimin geliştirilmesini önemli bir toplumsal mesele olarak görmüştür.
Medresetü’z-Zehra projesi, dinî ilimlerle modern bilimlerin birlikte okutulmasını öngören tarihsel bir eğitim tasarısı olarak dikkat çekmektedir.
Erzurumlu İbrahim Hakkı
Marifetname gibi eseri yazan zat. İnsanları karakterlerine göre tasnif eden kişi.
Urfalı Şair Yusuf Nabi
Divan edebiyatına düşünceyi sokan insan.
Nefi
Hasan Kalenin yiğit insanı. Divan edebiyatına nizam veren iki şairden biri. Ruhalı Şair Nabi ile Erzurumlu şair Nefi’dir.
Necip Fazıl Kısakürek,Cahit Sıtkı Tarancı , Ziya Gökalp, Ali Emiri, Yaşar Kemal, Sezai Karakoç, Ahmet Arif, Bekir Yıldız, Mehmet Uzun, Musa Enter, İhsan Süreyya Sırma, Erdem Bayazıt, Zübeyir Yetik ile Mehmet Akif İnan gibi değerler edip ve şairler asla unutulamaz.
Bu şahsiyetlerin düşünceleri ve dünya görüşleri birbirinden farklıdır. Hepsini aynı düşünce çizgisinin temsilcileri olarak de değerlendirmemekte gerekir.
Ancak ortak bir noktaları bulunmaktadır: Bu coğrafyada yüzyıllar boyunca düşünce, şiir, ilim ve kültür üretimi güçlü bir şekilde devam etmiştir.
Orta Çağın Halife Memun dönemindeki Harran ve Eddessa dil okulları. Sabit bin Kurraları, Farabileri, ibni Heysenleri, Artukoğulları döneminde el İz’leri ve Harran’nın tıpta, astronomide , matematikte ve diğer dallarda yetiştirdiği alimlerin isimlerini bir bir saysam saatlar alır. Sadece onlardan birini söyleyeyim.
Harranlı İbni Teymiye.
Bu isim Moğollara karşı ilmi kadar keskin kılıcıyla duran biridir.
İşte bu birikim, Güneydoğu’nun manevi mirasının önemli bir parçasıdır.
Güneydoğu’nun manevi mirasını anlatırken medrese geleneğine ve Kürtçeye özel bir yer ayırmak gerekir.
Çünkü Kürtçe, yüzyıllar boyunca yalnızca günlük konuşma dili olarak kalmamış; şiirin, edebiyatın, tasavvufun, hikmetin ve toplumsal hafızanın taşıyıcısı olmuştur.
Mem û Zîn, Melayê Cizîrî’nin divanı ve Feqiyê Teyran’ın şiirleri bunun önemli örnekleridir.
Bu yıl Cumhurbaşkanlığı vefa ödülünü Ahmede Xanı ile Star Gazetesinin geleneksel, Necip Fazıl saygı ödülünü alan Pervarili tarihçi, aziz dostum İhsan Süreyya Sırma hocanın seçilmesi ayrı bir mana taşımaktadır.
Bu kadirşinaslığa başta muhterem Cumhurbaşkanımıza bizzat huzurlarınızda teşekkürleri sunmak isterim.
Bölgedeki medreselerde Norşinde, Tilloda ve diğer medreselerde Arapça, Farsça ve Kürtçe arasında güçlü bir ilmî ve edebî etkileşim yaşanmıştır.
Bu medreseler yalnızca dinî eğitim veren kurumlar değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel hayatı etkileyen düşünce merkezleri olmuştur.
Ancak geçmişin bu eğitim mirasını bugüne taşımak, eski eğitim yöntemlerini aynen sürdürmek anlamına gelmemelidir.
Bugünün dünyasında medrese geleneğinin ilim anlayışını felsefe, matematik, doğa bilimleri, teknoloji ve çağdaş sosyal bilimlerle buluşturmak gerekir.
Bir diğer önemli mesele de Kürtçenin yaşatılmasıdır.
Kürtçenin gelişmesi Türkçenin zayıflaması anlamına gelmez.
Ecdadımızın oluşturduğu dört dil medeniyette dünya çapında eserler vücuda gelmiştir. Zira bizim medeniyetimiz bir İslam medeniyetidir.
Bu medeniyette:
Arapça ilim dilidir.
Farsça şiir dilidir.
Türkçe hüner, sanat dilidir.
Ve Kürtçe ise; bu
Dilerin tuzudur.
Bir insanın kendi anadilinde eğitim alabilmesi, kültürünü yaşatabilmesi ve bilim üretebilmesi, toplumun genel kültürel zenginliğini artırır.
Türkçe ile Kürtçeyi birbirine rakip iki unsur olarak değil, insanlığın bilgi ve kültür mirasına katkı sunan iki değer olarak görmeliyiz.
Bir ülkede farklı dillerin yaşaması, ortak vatandaşlık anlayışına engel değildir.
Aksine, farklılıkların özgürce yaşatılabildiği bir toplumun ortaklığı daha güçlü olabilir.
Değerli katılımcılar,
Türkler ve Kürtler yüzyıllardır aynı coğrafyanın toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasi hayatını paylaşmaktadır.
Osmanlı döneminden Cumhuriyet’e kadar uzanan tarihsel süreçte iki toplum arasında siyasi ittifaklar, ortak mücadeleler, ticari ilişkiler, kültürel etkileşimler ve toplumsal dayanışma örnekleri yaşanmıştır.
Ancak bu tarihi idealize ederek, hiçbir sorun yaşanmamış gibi anlatmak da doğru değildir.
Tarihimizde siyasi rekabetler, çatışmalar, merkezi yönetimle yerel yapılar arasındaki anlaşmazlıklar ve farklı toplumsal gerilimler de bulunmaktadır.
Bütün bunları tarihsel gerçeklik içerisinde değerlendirmeliyiz.
Ortak tarihimizin bulunması, farklı kimliklerimizin bulunmadığı anlamına gelmez.
Kürtlerin kendilerine özgü dili, kültürü, edebiyatı ve tarihsel hafızası vardır. Türklerin de kendilerine özgü tarihsel ve kültürel birikimi bulunmaktadır.
Birbirimizi tanımanın yolu, bu farklılıkları ortadan kaldırmak değil, karşılıklı olarak kabul etmekten geçmektedir.
Ortak geçmişimiz var diye bugünkü sorunlarımızı konuşmaktan vazgeçemeyiz. Bugünkü sorunlarımız var diye de ortak geçmişimizi inkâr edemeyiz.
Bence gerçek kardeşlik, insanların birbirine benzemesi değil, farklılıklarına rağmen eşit haklarla birlikte yaşayabilmesidir.
Buraya kadar tarihimizden, düşünce insanlarımızdan ve manevi mirasımızdan söz ettik.
Peki, bütün bu mirasın bugünkü Kürt meselesinin çözümüne nasıl bir katkısı olabilir?
Başta Cumhurbaşkanı muhterem Recep Tayyip Erdoğan ile sayın Devlet Bahçeli’nin arkasında durduğu meclisin tarihinde ilk kez bu kadar oyla kabul ettiği bu hayırlı işi uzatmadan hal yoluna koymalıyız.
Bana göre bu sorunun cevabı adalet kavramında yatmaktadır.
Adalet, yalnızca bir dinî veya ahlaki kavram değildir. Aynı zamanda modern devletin, hukukun ve demokratik toplumun temelidir.
Şunu unutmamalıyız:
Kardeşlik, bir tarafın diğerine gösterdiği bir lütuf değildir. Eşit insanların birbirlerinin haklarına saygı göstermesidir.
Bugün Türkiye’nin önünde önemli bir süreç bulunmaktadır.
Terörsüz Türkiye hedefi, uzun yıllardır devam eden silahlı çatışmaların sona erdirilmesi ve toplumsal barışın güçlendirilmesi açısından önemli bir siyasi gündemdir.
Ancak bu hedefin kapsamını doğru belirlemeliyiz.
Terörsüz Türkiye, yalnızca silahlı örgütlerin faaliyetlerinin sona ermesi olarak algılanmamalıdır
Ancak güvenlik meselesinin çözülmesi, toplumsal taleplerin de kendiliğinden ortadan kalkacağı anlamına gelmez.
Toplumsal güvenin ve ortak geleceğe ilişkin inancın yeniden oluşturulması gerekir.
Silahların susması barışın başlangıcıdır; ancak insanların kendilerini eşit, özgür ve güvende hissetmesi barışın tamamlanmasıdır.
Bu nedenle Türkiye’nin yürüttüğü sürecin yalnızca güvenlik kurumları ve siyasi aktörler arasında değil, toplumun bütün kesimlerinin katılımıyla yürütülmesi gerekir.
Artık geçmişimizi anlatmanın ötesine geçerek Güneydoğunun manevi mirası geleceğe nasıl taşıyacağımızı da tartışmalıyız.
Bu konuda bazı somut öneriler geliştirmekle mümkündür.
Birinci önerim:
Ortak Tarih ve Kültür Araştırma Enstitülerinin kurulmasıdır.
Urfa , Diyarbakır, Mardin, Gaziantep,Bitlis, Van, Tunceli, Bingöl, Şırnak ve diğer bölge illerinde Üniversitelerle iş birliği içerisinde çalışan kültür ve tarih araştırma merkezleri kurulmalıdır.
Bu merkezlerde Kürtçe, Türkçe, Arapça, Zazaca, Süryanice ve diğer bölgesel kültürlerin tarihsel mirası araştırılmalıdır.
İkinci önerim:
Kürtçenin kültürel, akademik ve eğitimsel gelişiminin desteklenmesidir.
Kürtçenin bilim, edebiyat, yayıncılık ve kültür alanlarında gelişmesi için üniversiteler ve kültür kurumları desteklenmelidir.
Üçüncü önerim:
Medrese geleneğinin çağdaş bilimsel eğitimle buluşturulmasıdır.
Geçmişin ilim anlayışından yararlanırken gençleri çağdaş dünyanın bilimsel ve teknolojik imkânlarıyla buluşturmalıyız.
Dördüncü önerim: Güneydoğu’nun ortak medeniyet rotasının oluşturulmasıdır.
Urfa’nın Göbekli Tepe , Harran’ın tarihi Üniversitesi, Diyarbakır Surları, Mardin, Hasankeyf, Ahlat, Bitlis, Cizre ve Van gibi tarihî merkezleri birbirine bağlayan kültür ve tarih projeleri geliştirilmelidir.
Bu çalışmalar bölgenin yalnızca güvenlik sorunlarıyla değil, insanlığa yaptığı kültürel katkılarla da tanınmasını sağlayacaktır.
Beşinci önerim:
Toplumsal hafızayla yüzleşilmesidir.
Geçmişin acıları inkâr edilerek toplumsal güven oluşturulamaz.
Acılar yarıştırılmamalı, mağdurlar arasında ayrım yapılmamalıdır.
Geçmişle yüzleşmek intikam almak için değil, aynı acıların tekrar yaşanmasını önlemek için gereklidir.
Altıncı önerim:
Gençleri ortak gelecek düşüncesinde buluşturmaktır.
Türk ve Kürt gençlerinin bilim, teknoloji, sanat, spor ve kültür alanlarında birlikte çalışmalarını sağlayacak projeler geliştirilmelidir.
Çünkü kalıcı barış yalnızca bugünün siyasi aktörlerinin anlaşmasıyla değil, gelecek kuşakların birbirleriyle kuracağı ilişkinin niteliğiyle baki kalacaktır.
Değerli katılımcılar,
Bütün bu değerlendirmelerin bizi getirdiği yer, Türkiye’nin gelecekte nasıl bir toplumsal sözleşmeye ihtiyaç duyduğudur.
Bana göre Türkiye’nin önünde iki farklı toplumsal yaklaşımı tartışma imkânı bulunmaktadır.
Birinci yaklaşım, farklılıkları mümkün olduğunca görünmez kılarak ortaklık oluşturma anlayışıdır.
İkinci yaklaşım ise ; farklılıkları tanıyarak, eşit haklara sahip yurttaşlar arasında ortak bir gelecek inşa etme anlayışıdır.
Çağdaş demokratik toplumlarda ortaklık, insanların aynı dili konuşmasını, aynı kültüre sahip olmasını veya aynı inancı benimsemesini gerektirmez.
Ortaklığın temelinde hukuk, eşitlik, özgürlük ve karşılıklı saygı bulunur.
Kadim irfanımızın insanı merkeze alan anlayışı ile modern demokrasinin özgür yurttaşlık anlayışı burada buluşabilir.
Geçmişin manevi birikimini bugünün evrensel değerleriyle buluşturabilirsek, ortak geleceğimizi daha sağlam temeller üzerine kurabiliriz.
Değerli konuklar
Güneydoğu Anadolu, yalnızca çatışmaların ve siyasi sorunların yaşandığı bir coğrafya değildir.
Burası insanlığın ortak medeniyet yolculuğunda önemli izler bırakmış bir düşünce, ilim, edebiyat, inanç ve kültür coğrafyasıdır.
Ehmedê Xanî’nin şiirleri, Melayê Cizîrî’nin tasavvufi düşüncesi, Feqiyê Teyran’ın insan ve doğa anlayışı, medreselerimizin ilim geleneği ve bu topraklarda yaşamış farklı toplulukların kültürel mirası hepimizin üzerinde düşünmesi gereken büyük bir birikimdir.
Fakat bu mirası gelecek kuşaklara aktarmanın yolu yalnızca geçmişi anmak değildir.
Onun temelindeki insan sevgisini, adaleti, bilgiyi ve ahlaki sorumluluğu bugünün toplumsal hayatına taşımaktır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, farklı kimlikleri birbirine benzetmeye çalışmak değil, farklı kimliklerin eşit haklarla bir arada yaşayabileceği demokratik bir düzen kurmaktır.
Kürtlerin kimliğini tanımak Türklerin kimliğini zayıflatmaz. Kürtçenin yaşatılması Türkçeye zarar vermez. Demokratik hakların genişlemesi devletin birliğini ortadan kaldırmaz.
Aksine, adaletin ve eşitliğin güçlendiği bir toplumda ortak aidiyet duygusu daha sağlam temeller üzerinde gelişebilir.
Kardeşlik, farklılıkların ortadan kaldırılması değil, farklılıklarla birlikte eşit ve özgür yaşayabilme iradesidir.
Terörsüz Türkiye hedefinin kalıcı bir toplumsal barışa dönüşebilmesi için güvenliğin yanında hukuk, demokrasinin yanında eşitlik, tarihsel ortaklığın yanında kültürel özgürlük ve manevi değerlerin yanında evrensel insan hakları bulunmalıdır.
Gelecek kuşaklara bırakabileceğimiz en büyük miras, yalnızca tarihî eserlerimiz veya geçmişte yetiştirdiğimiz büyük düşünürlerimiz değildir.
Onlara bırakabileceğimiz en büyük miras, birbirlerinin diline, kimliğine, inancına ve düşüncesine saygı duyan özgür insanların yaşadığı demokratik bir ülkedir.
Silahların sustuğu, dillerin özgürce konuşulduğu, kimliklerin eşitçe yaşadığı, adaletin herkese ulaştığı bir Türkiye, hepimizin ortak geleceğidir.
Aynı toprağın hafızasından, eşit yurttaşların ortak geleceğine ulaşabilmek dileğiyle hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Teşekkür ederim.
Akıncılar Dergisi Türkiye'nin Güncel, Doğru ve Seviyeli Haber ve Bilgi Portalı