Perşembe , 25 Temmuz 2024
Son Dakika Haberler

KAÇ YAŞINDASIN ?

Size basit bir soru sorayım… Ne zaman büyüdüğünüzü hissettiniz?

-Biriyle ilk kavganızı ettiğiniz anda mı?

-On sekiz yaşına bastığınız ilk gün mü?

-Üniversiteye başladığınız ilk sene mi?

-İlk kez, ailenizden kilometrelerce ötede olduğunuz zaman mı?

Ya da…

Belki de babanızı kaybettiğiniz o gün…

Bir çınarın gölgesini üzerinizden çektiği zaman…

Peki, babasını kaybeden kişiler, ne kadar büyürler? Ben söyleyeyim… Öyle bir büyürler ki, bir çocuğun masumiyetine ulaşacak kadar iyi kalpli, seksen yılını mezarlıkta geçirmiş bir bekçi kadar kadar olgun!

Her ne kadar uzağa giderseniz gidin, kiminle kavga ederseniz edin, kaç yaşına basarsanız basın bu şeyler birer illüzyondan ibarettir kanımca. Çünkü bu şeylerin arkasında ‘Hiç olmazsa babam yardım eder’ anlayışı vardır.

Şimdi belki de babamın hayatta olup olmadığını sorguluyorsunuzdur. Hayır, elhamdülillah babam hayatta ve sağlıklı bir şekilde yaşıyor. Hala gölgesini üzerimde hissediyorum. Kaç yaşıma gelsem, nereye gitsem her zaman küçük kalacağımı biliyorum… Ancak her geçen zaman insanın ömründen kesilse de, tecrübelerini de arttırıyor. Uzatmayacağım, başımdan geçen olayı anlatmaya başlıyorum.

Pazartesi sabahı okula gitmek için erken saatlerde uyandım. Yorgundum, gecenin 3’ünde uzun bir yoldan gelmiştim. Böyle olunca da sabah uyanmam hayli zor oldu. Yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkamaya gittim, ancak bugün tadım tuzum hiç olmayacaktı, belliydi…

Musluğu sonuna kadar açtım. Zaten, kaldığım KYK yurdunda suyun basıncını bilerek az seviyeye indiriyorlardı ki su israfı yaşanmasın… Ancak o suyun şırıl şırıl sesi zihnimi gevşetiyordu. Elimi suya atmamla sanki bir buz tabakasını avucumda tutuyormuş gibi hissetmem bir oldu. Ancak -özellikle soğuk havalarda- soğuk suyla yüzümü yıkamak bana öyle hoş geliyordu ki, bugün de mutlu olunacak bir sebep olduğunu düşündüm. Bakınız, öyle kederliyim ki böyle küçük şeylerden bile mutluluk duyuyorum! Kısacası, kendimi akşam saatlerinde bulutlu bir hava gibi hissediyordum. Öyle ki rüzgarım şiddetli bir yağmur getirecek, ancak yağmurdan önce şimşekler çakacak ardından da yağmur damlaları gözlerimden birer birer düşecekti…

Ruhaniyetimi az çok anlatabilmişsem ne mutlu bana. Evvela sabahki ruh halimin üzerimdeki tesiri yüzüme çok rahat yansıyordu. Kendimi, yıllarını savaş meydanlarında geçirmiş bir gazinin yüzünü taşıyormuş gibi hissediyordum.

Telefonum çaldı, arayan sınıf arkadaşım Mustafa’ydı.

–          Abi, nerdesin!

–          Ne oldu Mustafa? Geliyorum, yoldayım.

Mustafa, sessiz bir şekilde:

–          Haydi çabuk, ders başlıyor! Hoca geldi, dedi.

‘Allah Allah’ dedim. Saat daha erken, hocanın gelmesine bir saatten fazla var.

–          Tamam, acele etmeye çalışacağım.

Güç bela okula attım kendimi. Kan ter içerisinde kırk dakikalık yolu, yirmi beş dakikada yürümüştüm. Bir yandan seviniyor, diğer yandan da acaba hoca sınıfa alır mı, diye kaygılanıyordum.

Okulun koridorlarında ilerlerken Mustafa’nın kahkahasıyla kendime geldim. Öyle gülüyordu ki, koridorda sesi yankılanıyordu.

‘Neler oluyor?’ dedim. Sınıfın kapısını iki kere tıklatarak içeri girdim. Gözlerim hocayı arıyor ancak nerede olduğunu seçemiyordum. Sonra sıralarda oturan arkadaşlara baktım. Sadece dört kişiydiler.

–          Mustafa, hoca nerede? Dedim.

O da pişkin bir şekilde;

–          Ya ben sana şaka yaptım oğlum, baksana saate. Hoca hiç bu saatte gelir mi? Dedi.

Birkaç hafta önce yine aynı hoca böyle bir şey yapmamış olsaydı böyle bir tongaya hiç düşmezdim de…

–          ‘Alacağın olsun kardeş…’ dedim ve çıktım sınıftan. Zaten sabahki ruh halimi hala üzerimden atamamıştım, bu da tam tuz biber olmuştu.

Binadan dışarı çıkarak bahçede oturacak bir yer aradım kendime, ancak okulun avlusundaki bütün sandalyeler diğer öğrenciler tarafından doldurulmuştu. El mahkum, okulun da dışına çıkarak en yakın kahvehaneye gittim.

Çok geçmeden kahvehanenin çalışanı yanıma geldi.

–          Ne içersin?

–          Çay.

Yine Mustafa’nın tarzında yüksek sesli bir kahkaha tufanı koptu karşı masamda. İhtiyarlar bir genci ortalarına almış, onunla muhabbet ediyorlar, daha doğrusu onunla eğleniyorlardı.

–          Otuz beş mi? Ha ha ha!

–          Ulan, daha kendi yaşına bir ekleyemiyorsun!

–          Kafan hiç çalışmıyor senin Yüksel!

Genç hiç gülmüyordu ve boş gözlerle ihtiyarlara bakıyordu…

Kulak misafiri kesildim. İhtiyarlardan biri sordu gence:

–          Kaç yaşındasın, anlayamadım!?

Genç hiç tereddüt etmeyerek cevap verdi:

–          On iki!

Yine bir kahkaha tufanı… Artık burası da üzerime üzerime gelmeye başlamıştı. Eğer kahveci çayımı getirmeseydi, içmediğim çayın parasını masaya bırakarak kendime başka bir yer bulacaktım.

Kahveci, içeri girerken:

‘Yüksel, gel oğlum buraya!’ dedi ve ihtiyarlara dönerek ‘Sizin hiç işiniz gücünüz yok mu şu meczupla uğraşmaktan başka?’ diyerek serzenişte bulundu.

Kahveci, Yüksel’i bir kenara çekerek ona bir şeyler söyledi ve benim oturduğum masanın karşısındaki iskemleyi gösterdi. Yüksel de yavaş yavaş yürüyerek kahvecinin işaret ettiği iskemleye oturdu.

Ben de önümdeki gazetenin spor sayfasını açarak okumaya başladım. Ancak dikkati toplayabilmek ne mümkün? Yüksel karşıma oturmuştu ya bir kere, bütün konsantrem ondaydı. ‘Neden on iki? Neden?’ diye düşünüyordum. Çünkü Yüksel en az otuzlarında olmalıydı!

Bu sırada bir şeyler duydum Yüksel’den.

“Bırakıp gitmeseydin…”

Bir müddet sonra bir daha:

“Bırakıp gitmeseydin…”

Kafamı ona doğru çevirdim. Elindeki vesikalık fotoğrafa konuşuyordu. Gözlerinde ağlamaktan dökülmeye mecali kalmamış göz yaşlarını görebiliyordum…

Nasıl bir cesaretse;

“Yüksel, gel sana çay ısmarlayayım!” dedim.

Yüksel’in gözlerindeki hüzün birden dağılıvermişti;

–          Hemen geliyorum ağabey!

Kahveci de o esnada dışardaydı. Yüksel’in sesine irkilmiş olacak ki bizim masaya baktı.

“Ağabey, buraya bir çay daha verir misin?” dedim.

Kahveci, yüzünde oluşan tebessümle çay ocağına doğru gitti. Ben de Yüksel’le muhabbet etmeye başladım.

“Eee, anlat bakalım Yüksel. Nasılsın?”

“İyiyim… Telefonun var mı ağabey?”

“Vaaar.”

“İçinde oyun var mı?”

“Vaaar.”

“Oynayabilir miyim?”

Yüksel, otuzlu yaşlarda bir çocuktu, çözmüştüm…

“Tabii ki! Ama önce bir şey soracağım.”

Yüksel, anlamsız anlamsız bakıyordu bana.

“Fotoğraftaki kim?” dedim.

Avcunun içindeki vesikalığı çıkardı.

“Babam…” dedi.

O sırada kahveci Yüksel’in çayını getirdi.

“Yüksel, al bakalım telefonu, oyna. Ama ben birazdan gideceğim, haberin olsun.” Dedim.

Yüksel, heyecanla aldı telefonu elimden. Kahveci de masamıza oturdu esnada.

“Ağabey, bu çocuğun sorunu ne?” dedim.

Kahveci, uzaklara daldı, hüzünlendi, cebindeki sigarasını çıkardı ama yakmadı ve anlatmaya başladı.

“Yüksel, benim ağabeyimin oğludur. Yıllar önce bir travma geçirdi ve üstünden atamadı. Bakma böyle çocuk gibi davrandığına, otuz beş yaşında olacak bu sene. Ama herkese on iki diyor.”

“On iki? Haydi, yanlış söylemesini anlarım da neden herkese hep aynı sayıyı kullanarak on iki diyor?”

Kahveci, içerden bir fotoğraf getirdi. Fotoğraf, renkli baskının çıktığı ilk zamanlarda çekilmiş gibiydi. Fotoğrafta iki kişi vardı.

Kahveci fotoğrafı anlatmaya başladı:

“Soldaki çocuk Yüksel… Henüz on iki yaşlarında. Sağdaki de rahmetli ağabeyim. Bu fotoğraftan kısa bir süre sonra bir iş kazasında kaybettik kendisini…

Ağabeyimi kaybettiğimizde 35 yaşındaydı ve bu sene Yüksel, otuz beş yaşında olacağını söylüyor herkese…”

O gün derse girmedim. Hava da tıpkı ruh halim gibi kapalıydı. Çaylara para ödemedim, zaten sözcüklerim boğazımda düğümlendiği için hiçbir şey içemedim…

Kahveden çıkarken aradığım ilk kişi babam oldu ve ona söyledim ki:

“Babacığım ben hiç büyümeyeyim, sen de hiç yaşlanma…”

Selametle…

Ayhan Dönmez *

Tüm Yazıları →
Ayhan Dönmez

Ayrıca Bakınız

Bir Katil Nasıl Doğar? (BÖLÜM 1)

“İLK CİNAYETİNİ 5 YAŞINDA İŞLEMİŞTİ…” Çok değil… İlk cinayetini 5 yaşında işlemişti çocuk, elindeki oyun …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir