İman, insanın iç dünyasından dış dünyasına uzanan doğru güce güven yolculuğudur. İslam’ın öğretilerinin en belirgin yanı, gayba ait olmasıdır. Somut emirlerin dahi soyut yönü ağır basar. İlahi öğretilerin en net mesajı; görünür takvadan bilinçli dönüşmeye, baskı sonucu değil vahiy ile dönüşen ahlaka, imanı ve ibadetleri toplum onayına indirgemekten Allah’a arz etmeye çağırırken gösterişten sakındırmaktır.
İnsanları sömürmek için dini duygular, öteden beri istismar edilmiştir. Dini sömürmenin birinci ayağı, kişileri dinin sahih bilgisinden uzak tutmak, sonra da yozlaştırmaktır. Şeytani düşüncenin yuva yaptığı asıl yer burasıdır. Hedef, insanın zaafı hangi yönde ise o yönü kirletmektir. Bazen dindarlığın şekline bürünüp yalanı yol edinirler, bazen de dindarlığı yolundan çıkarırlar.
Bütün bunlar olurken başta Resûller ve aklıselim iradeler, insanları uyarmış; insanların Allah ile aldatılmasına ve yozlaşmaya karşı direnmişlerdir. Alışılmış çaresizliği konfor hâline getirenlerin doğruya tahammülü yoktur.
Kötü niyetlerini iyi niyet görüntüsü altında gizleyen, Allah’ın istemediği birtakım ibadetler geliştiren ve bu ibadetler üzerinden etkileri altına aldıkları insanları istismar eden azınlıklar hep olmuştur. Bu azınlıklar, vahyin maksadına ve Resûllerin çağrılarına paralel yapılanmalar kurmuşlardır. “Benden olan kurtulur.”, “Bizim adımızı veren cehenneme girmez.” gibi dinde karşılığı olmayan sözler söylerler. Peygamberin bilmediği ibadet ve itaat usulleri ile İslam’ın usulüne alternatif yöntemler ve Allah’a farklı yönelişler uydururlar.
Bir din tüccarı, dindarlık adına şöyle seslenir: “Ey insanlar! Allah’a ulaşmak için falancaları aracı kılmanız gerekir.” Bu söze karşı şu itiraz yükselir: “Allah bize bizden yakın değil midir?” İstismarcı ise kendisini Allah’ın yanında söz sahibi sayarak işi, “Sen kimsin de Allah sana verecek?” noktasına getirir.
Oysa verecek olan Allah’tır. Allah, kullarına şu haberi vermiştir: “Kullarım sana Beni sorarlarsa bilsinler ki Ben, şüphesiz onlara yakınım. Bana dua edenin duasını kabul ederim. Artık onlar da Benim çağrıma uysun ve Bana iman etsinler ki doğru yolu bulsunlar.” (Bakara, 2/186)
Müslümanların asıl olandan uzaklaşmasının sonucu olarak dağınıklık kaçınılmaz olmuştur. Ayrılan her grup, kurduğu yeni düzeni vahyin dışında uydurulmuş bilgilerle öne çıkarıp övmüştür. Ayrılıklar hâlâ devam etmektedir. Bu durum; fikrî çabaların sessizliği bozup derinliklerden çıkmasına ve vahyin aydınlığında doğru okumaların yapılacağı güne kadar sürecektir.
Birikmiş yanlışlara tabi olan çoğunlukları uyarmak kolay değildir. Kolaya değil hakikate tabi olmak; uyarmak ve uyarılmak Allah’ın emridir. Her nefis, masum geldiği dünyadan imanla ayrılma potansiyeli taşır. İnsanın inşasına zamanında başlanırsa süreç güzel günler getirir.
Bir tohum, toprağın derinliğinden çıkmadan hangi meyveyi vereceği bilinmez. Kalitesine göre toprağın üstünde bir görünüm ortaya koyar. Tohumun aslı bozuksa ve görünen kısmı makyajlanmışsa iki sorun ortaya çıkar.
Birincisi, makyajlayan kişi aldatmaya taraf olur ve yalanı, yanlışı büyütür. İkincisi ise görüntüyü, tohumun gerçek sonucu sanan kişinin sahte görüntüye sahihmiş gibi sahip çıkmasıdır.
Meyveyi kıymetli kılan şey görünürlüğü değil, içeriğidir. İnsanı da Allah katında kıymetli kılan, içeriğidir. İslam’ın usullerinin ortaya çıkardığı görünürlükler işin doğasıdır. İçeriği olmayan görünürlük kıymetsizdir. İçi boş fındık ve ceviz, dolusu kadar değer taşımaz. İmaj oluşturmak her çağda kişiyi özel kılsa da Allah katında değerli olan asıldır. Vitrini güzel bir mekân dikkat çekebilir; fakat önemini sürdürebilmesi, ancak içinde bulunanlarla mümkündür.
Oyuncular, rol gereği çok zalim ya da çok âlim birini canlandırabilirler. İzleyicileri öfkelendirir veya sevindirirler; fakat bunların hepsi roldür. Oyuncular, canlandırdıkları karakterleri ne kadar iyi yansıttıkları üzerinden değerlendirilirler. Bu nedenle onlara, rollerinden dolayı yakıştırmalar yapmak yersizdir.
İslam’ın bütün çağlardaki önerilerinin muradı, erdemli insan toplulukları inşa etmektir. Bu da şekil üzerinden değil, kirlerden arınmış niyetler üzerinden gerçekleşir. İslam’ın öğretilerinden uzak iradelerin fiziksel görünümünü ve yapısal birikimini neye dönüştürürsen dönüştür, asla kıymet taşımaz.
Vahyin muhatap aldığı akıl ve aklın geliştireceği hikmetli düşüncenin inşası, tıpkı tohum örneğinde olduğu gibi insanın soyut yönüyle ilgilidir.
Namaz, oruç, infak ve hac; hepsi yerli yerinde ve amacına uygun olduğunda değer ifade eder. Bir kişi, infak adına malından verir; sonra da verdiği insanı üzecek şekilde bunu dillendirirse Allah bu davranışı yasaklar. Salat ibadetinin bütün kuşatıcılığına rağmen, onun sadece birtakım fiziksel hareketlere indirgenmesi kınanmıştır. Sosyolojik yapının gidişatına olumlu katkı sağlamayan musalli de eleştirilmiştir.
İçeriği güzel olmayan, erdemli topluma hizmet etmeyen hiçbir sözün, şeklin ve tavrın Allah indinde rahmet olarak bir karşılığı yoktur. Yolda yürüyüşü dahi şekilcilikten uzak tutmayı emreden Rabb’imizdir.
Henüz olgunlaşmamış meyve görünür olsa da lezzet taşımaz. Olgunlaşmak, zamana ve yeterli içeriğe kavuşmakla mümkündür. İslam’ın müminleri, ayetlerin refakatinde olgunlaşır. Bütün amellerin yapılışı ve söylenişi hikmet iledir. Allah için kabul edilen hakikatler, hakiki iç düzeni sağlar. İnsan, kendisine yapacağı iyiliği ve ıslah edici salih ameli yaşamın amacı hâline getirmelidir. İyi niyet, doğru bilgilerle inşa edilmelidir.
Şekilci dindarlık, içinde gösteriş taşır. Kim yaptığı doğruluğun görülmesini ve övülmesini isterse bilsin ki riya kiri, ameli ziyan etmektedir. Müminlerin, “Bütün dünyanın tanıyıp övmesi mi üstündür, yoksa sadece Allah’ın bilmesi mi?” sorusuna cevabı şudur: “Allah bilsin de başkaları bilmese de olur.” Allah dilerse zaten herkese tanıtır.
Şekilci ve yapmacık sosyolojik yozlaşmayı besleyen temel unsur, doğru bilgiden uzak kalmaktır. Kulaktan dolma ve bir kısmı uydurma bilgiler, insanı dinde olmayan yaşam şekillerine sürükler.
Dinin kendisi, insanın ahlakını kendinden başlatmasını ister. Başkalarının açık günahları, kişiye günaha bulaşma ve “Ne yapayım, kendimi sıyıramıyorum.” mazeretine sığınma hakkı vermez.
Örneğin; “Kadınlar örtünsün, şehvetimi azdırıyor.” diyen erkek de “Erkekler bakmasın.” diyerek teşhirciliğini kutsayan kadın da aldanmaktadır.
İnsanı günah olan yanlışlardan uzak tutan şey, iç dünyasındaki Allah’a sadakati olmalıdır. Sadakat; herkesin alenen ayıplanmadan günaha düştüğü yerde, sadece imana yüklediği değerden dolayı uzak durabilmektir. Dindarlık, Allah’ın hatırını gözetmek ve O’nun muradına uygun şekilde ahde vefa göstermektir.
Nur suresinde (24/30-31) gözlere getirilen yasak, fiziki göze değil, bakışadır. Sorun bakılanda değil, bakandadır. Göz masumdur. Gözü kullanma şekli ise hesaba dâhildir. Dindarlık, maddeye değil manaya yönelik bir kazanımdır. Manası vahye dönüşenin, madde yönünde de bir görünürlüğü olacaktır.
İnsan, bir başkasının ne maksatla, nereye ve hangi hesapla baktığını bilemez. Ama Allah, bakanın bakışını erdemli kılmasını ister.
Şekilciliğin bir diğer örneğini yüce Allah, kesilen kurbanlıklar üzerinden hatırlatır. Kesilen hayvanın cinsi, şekli ve kilosu değil; kesenin kurbana bakışı, niyeti ve Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle takvası değerlidir.
Şekilciliğin her türü, hangi ad altında olursa olsun sahtekârlığı içinde taşır. İnsana şekilciliği kabul ettirenler, toplumsal ayıplama putuyla insanı riyaya teşvik ederler.
Her insan kendi hâlini en iyi bilendir. İnsan, kendi terazisini kurup şekil üzerine oturtulmuş bir kişilikle mi yoksa Rahman’ın onayına uygun bir vakar ile mi yaşadığını sorgulamalıdır. Dünyaya ait her şekil, dünyada kalacaktır.
“O’na ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır.” (Hac, 22/37)
Akıncılar Dergisi Türkiye'nin Güncel, Doğru ve Seviyeli Haber ve Bilgi Portalı