Salı , 16 Nisan 2024
Son Dakika Haberler

İran’ın istihbarat zaafları

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak/ Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Rektörü

İran, casusluk veya sabotajlara agresif bir şekilde yanıt vermenin potansiyel olarak geniş çaplı bir savaşa yol açabileceğinin farkında. ABD ve İsrail’i fiili bir hedef yapmaktan kaçınıyor. Çünkü, böyle bir sıcak çatışmanın kendisi açısından da yıkıcı olacağına dair endişelere sahip ve buna karşı henüz geliştirdiği bir politika bulunmuyor.

Ortadoğu’nun önemli güçlerinden birisi olan İran İslam Cumhuriyeti, 1979 devrimi sonrasında her ideolojik esaslı devletin yaptığı gibi istihbarat alanına ağırlık verdi. İran, zengin tarihi ve kültürel değerleri olan Pers İmparatorluğu’nun mirasıyla birlikte çeşitli medeniyetlere ev sahipliği yapmış siyasal bir zeminde olmakla birlikte Humeyni devriminden sonra da bölgesel ve küresel alanda aktif bir ülke konumunu sürdürdü. Ancak, son dönemde ulusal ve uluslararası ilişkilerde çeşitli zorluklarla ve meydan okumalarla karşılaştı.

İran’ın çatışmacı kimliğinin arka planı

İran’ın Jeopolitik yapısı, toprak bütünlüğünü güvence altına alma isteği, olumsuz tarihsel tecrübeler, diğer İmparatorluklar ile tarih içerisinde yaşanan rekabet, Batılı ülkelerin İran’ın içişlerine müdahaleleri, İran’ın etnik yapısının heterojen olması, Şii İslam anlayışı ve ekonomik yapı gibi faktörler, İran dış politika yapım sürecini derinden etkilemektedir. Özellikle bölgesel güç mücadelesi için en fazla karşı karşıya geldiği ve güç mücadelesine girdiği ülke olarak da Suudi Arabistan dikkat çekmektedir.

Devrim sonrası “İslam Cumhuriyeti” olarak adlandırılan İran’da cumhuriyetçiliğin İslam’la birleştirilme çabası, yeni rejimde ikili ve çelişkili bir karakter doğurmuştur. Normal bir cumhuriyette meşruiyetin kaynağı, düzenli seçimler yoluyla dile getirilen halkın iradesiyken İran’ın hükümet biçiminde Şii İslami ilkelerin uygulanması olmuştur. Bu ilkelerin içeriğine ve nasıl uygulanacağına karar veren kişi ise “Velâyeti Fakih” anlayışı gereği “din ve devletin rehberi” olan Hâkim Dini Lider’dir.

1980’lerde İran’ın yayılmacı Şii anlayışı, bölgesel dengeleri tehdit ederek özellikle Arap komşularını toprak bütünlükleri konusunda endişelendirmiştir. Bundan ötürü, İran başta Suudi Arabistan olmak üzere komşularıyla çeşitli sorunlar yaşamaktadır.

İran Suudi Arabistan ilişkilerindeki en önemli çatışma dinamiği, bu devletlerin sahip oldukları mezhepsel kimliklerdir. Bu iki aktör, etnik, kültürel ve mezhepsel tarihi ile siyasi tecrübesi açısından birbirlerinden oldukça farklı yapılara sahip iki devlettir. Özellikle benimsenen mezheplerin İmamet/Halifelik hadisesi ve Kerbelâ gibi tarihsel travmatik olaylarda sergilenen farklı yaklaşımlarından kaynaklı tutumların topluma güncellenerek yeniden aktarılması, tarafların devlet ve halk nezdinde birbirlerine karşı beslemiş oldukları husumetleri artırmaktadır.

İran’ın dış politika bileşeni olarak istihbarat teşkilatı

İran’ın istihbarat teşkilatları, tarihsel olarak farklı dönemlerde evrim geçirmiş ve değişik isimler altında faaliyet göstermiştir. Modern İran’daki istihbarat teşkilatları, genellikle SAVAK ve sonrasında SAVAMA (İslam Cumhuriyeti İstihbarat Bakanlığı) gibi kuruluşları içermektedir.

SAVAK (1957-1979): Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde, 1957 yılında kurulan SAVAK (Sazman-i İttila’at ve Emniyet-i Keşvar) İran’ın resmi istihbarat teşkilatıydı. SAVAK, iç istihbarat, casusluk ve politik muhalefeti kontrol etme görevlerine sahipti. Ancak, şiddet uygulama, insan hakları ihlalleri ve siyasi baskı nedeniyle eleştirildi.

İslam Devrimi’nin ardından, SAVAK kapatıldı. Yerine ise 1984’de İslam Cumhuriyeti İstihbarat Bakanlığı (Vizarat-i İttila’at ve Emniyat-i Keşvar /VEVAK) kuruldu. Bu kuruluş, iç ve dış istihbarat, güvenlik ve casusluk faaliyetlerini yönetmekle görevliydi.

2011’de, İran’da istihbarat teşkilatlarında yapısal değişikliklere gidildi ve İstihbarat Bakanlığı, Yüksek Güvenlik Konseyi’nin doğrudan denetimine geçti. Bu dönemde, SAVAMA adı altında yeni bir istihbarat teşkilatı oluşturuldu.

Bu çerçevede VEVAK, Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı istihbarat birimi ve polis teşkilatının istihbarat birimleri, savunmacı karaktere sahip olan ve iç güvenlik odaklı bu anlayış düzleminde faaliyet göstermeye başlamışlardır. Bununla birlikte, Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı istisnai bir birim olan Besic teşkilatı da toplumsal alanda, rejime ve iç güvenliğe yönelik tehdit oluşturabilecek olan hareketlerin tespiti ve takibi sorumluluğuna sahip olan bir diğer birim olarak belirlenmiştir. Buna ek olarak Besic teşkilatı, istihbaratın ikincil işlevleri ve rolleri arasında yer alan işlevleri de icra ederek, devrim ideolojisinin toplumsal alanda konsolide olmasını ve sağlanan konsolidasyonun korunmasını da temin etmeye çalışmaktadır. Besic teşkilatı özelinde ortaya konan bu konsept, Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü birimi tarafından, ülke dışında ve özellikle bölgesel çerçevede uygulanan istihbarat faaliyetlerinin doktriner zeminini de ifade etmektedir.

Kudüs Gücü

İran’ın, İslam Devrimi sonrasında oluşturduğu istihbarat yapılanması içerisinde kritik bir yere sahip olan Kudüs Gücü, özellikle bölgesel düzeyde gerçekleştirilen istihbarat faaliyetlerine öncülük eden ana birim niteliğindedir. Kudüs Gücü, askeri bir yapıya/silahlı kuvvetler yapısına bağlı bir birim olarak resmi bir statüye sahip ve bu yönüyle askeri istihbarat faaliyetlerine odaklanması beklenen birim olmasına rağmen işlev, görev ve sorumlulukları açısından bu statüsünün çok ötesine geçen bir organdır. Bu bağlamda, Kudüs Gücü’nün, klasik anlamda, bir istihbarat teşkilatının dış istihbarat ve dış operasyonlar biriminin sahip olduğu niteliği ortaya koyduğunu söylemek mümkündür.

Bu nitelik ve işlev çerçevesinde Kudüs Gücü, Devrim Muhafızları Ordusu istihbarat birimi ile de koordineli bir biçimde, İran’ın istihbarat vizyonunda yer alan bölgesel önceliklerin yerine getirilmesi amacıyla faaliyet yürütmektedir. Batılı istihbarat uzmanlarınca M16, SAS, DFID’nin bir karışımı olarak tanımlanan Kudüs Gücü, İran dışındaki operasyon ve istihbarattan sorumludur.

Tekrar eden başarısızlık

İran istihbaratının son yıllardaki zayıf görünümü, çeşitli olaylar ve başarısızlıklarla açıkça ortaya konmuştur. İran’ın istihbarat servisleri etkili önleyici tedbirleri uygulama konusunda defalarca başarısız oldu.

3 Ocak 2020’de ABD’nin Bağdat Havalimanı’na düzenlediği saldırıda öldürülen General Kasım Süleymani’nin ardından İran, terör saldırıları ve güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Özellikle 3 Ocak 2024’te meydana gelen terör saldırısı, İran istihbarat teşkilatının zayıf noktalarını ve başarısızlıklarını gözler önüne sermiştir. Süleymani’yi anma töreninde yaşanan güvenlik zaafı ve daha önceki saldırılar, istihbarat servislerinin etkili önleyici tedbirler almak konusunda yetersiz kaldığını göstermektedir. Bununla birlikte, Sistan-Belucistan eyaletindeki bir sınır devriye istasyonunda yaşanan ve 11 polis memurunun ölümüne neden olan saldırı gibi diğer olaylar da dikkat çekicidir. 2018’de de silahlı kişiler Ahvaz’da bir askerî geçit törenine saldırarak 29 kişiyi öldürmüştü.

İran istihbaratının başarısızlıkları arasında, nükleer bilim adamlarına yönelik suikastlar, nükleer arşivlerin çalınması, insansız hava aracı fabrikaları, uranyum zenginleştirme merkezleri, balistik füze üsleri ve gaz dahil olmak üzere önemli tesislerin siber saldırılara maruz kalması gibi olaylar yer almaktadır. 2010’daki İran’ın nükleer programını hedef alan Stuxnet virüsü gibi küresel çapta etkili saldırılar da İran’ın istihbarat zorluklarını göstermektedir. İran’ın ilk büyük istihbarat başarısızlığı olarak görülen bu olay ABD ve İsrail tarafından geliştirilen bir bilgisayar virüsünün Hollandalı bir mühendisin kullanılmasıyla gerçekleşti. Bazı uzmanlar, bu virüsün internet hattı yerine elektrik akımı üzerinden tesise verildiğini iddia etmişti. O zamanlar İran’ın toplam kapasitesinin yaklaşık yüzde 10’unu oluşturan yaklaşık 1000 santrifüjü yok ederek nükleer programına büyük zarar veren Stuxnet olayı, ülke istihbaratının karşı karşıya olduğu zorlukların çok yönlü ve küresel kuşatılmışlığını göstermektedir.

Öte yandan, Negar Mortazavi’nin bir yorumunda belirttiği gibi bölgesel güç yarışındaki Suudi Arabistan’ın İran’ı hedef alması da dikkat çekicidir. Suudiler, İran karşıtı yayın yapan medya kuruluşlarını desteklemekte ve İran’ı zor durumda bırakmaktadır. Türkiye’nin bölgedeki etkisinin artması da İran’ı endişelendirmektedir. Tahran yönetimi, Türkiye’nin Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu’daki etkinliğini İran’ın çıkarlarına aykırı olarak değerlendirmektedir. Halbuki bölgede gerçekten ekonomik ve siyasal çıkarlarını korumak noktasında güvenebileceği yegane bölgesel güç Türkiye görülmektedir.

İran, iç sorunlarla da mücadele etmektedir. Afganistan sınırında yeniden güç kazanan Taliban ve Beluci ayrılıkçılarının kontrol edilmesi gerekmektedir. Tahran, İran’ın kökten düşmanı olan Horasan İslam Devleti’ni (DEAŞ-K) etkisiz hale getirmek için de mücadele ediyor. Kuzey Pakistan, Ceyş el-Adl grubu gibi İranlı Beluci ayrılıkçıların sığınağı haline geldi. Ayrıca, Basra Körfezi ve Yemen gibi stratejik bölgelerdeki durum da İran’ın istihbarat önceliklerini etkilemektedir.

İran istihbarat vizyonu ve öncelikleri açısından Basra Körfezi ve Yemen, neredeyse tüm taktiklerin gözlemlenebileceği sahalar olmuştur. Yemen’de silahlı Ensarullah hareketini destekleyen İran aynı zamanda Bahreyn başta olmak üzere Körfez ülkelerindeki Şii toplulukların İran’a angaje hale gelmelerini hatta, silahlı hareketler oluşturmalarını önemsemektedir.

Diğer yandan İran, Kandil Dağları’nın ABD tarafından terörist grup olarak tanımlansa da el altından desteklendiğini iddia ettiği Kürdistan Özgür Hayat Partisi (PJAK) dahil olmak üzere çeşitli silahlı İranlı Kürt ayrılıkçılarla da mücadele etmek durumundadır.

İç politikadaki zorluklar

İslam Cumhuriyeti’nin tarihindeki büyük protestoların sayısı son on yılda artmıştır. Bunlar arasında 2017-18, 2019 ve 2020’deki ekonomik protestolar ve ve Mahsa Amini’nin polis nezaretinde ölümünün ardından 2022 “Kadın, Yaşam, Özgürlük” (İlk olarak PJAK’ın kullandığı bu sloganı PKK da “Jin, Jiyan, Azadi” olarak kullanmaktadır) hareketi dahil olmak üzere dört büyük ve kanlı gösteri dizisi görüldü. Bu protestolar sadece istihbarat topluluğunun yeteneklerini zorlamakla kalmadı, muhtemelen moralini ve motivasyonunu da etkiledi.

İranlı nükleer bilim adamlarına yönelik İsrail’e atfedilen suikastlardaki artışın, Yeşil Hareket’in tasfiyesinin ardından ortaya çıkması anlamlıdır. Bu hareket, aralarında eski Başbakan Mir Hüseyin Müsavi ve İran istihbarat servisinin kurucularından Said Hacyariyan’ın da bulunduğu, bir zamanlar üst düzey yetki sahibi kişiler tarafından yönetiliyor ve yarı otoriter düzenin sağladığı yasal imkanlar çerçevesinde ve seçimler yoluyla halkın iradesini sisteme yansıtmayı hedefliyordu. 2009 yılında Yeşil Hareket sırasında İran, İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun istihbarat kanadını tam yetkili ve donanımlı bir organizasyona yükseltti ve muhalefeti kontrol görevi verildi. Yeşil Hareket bastırıldı ama bu durum da bazı iç sorunlara yol açtı.

İran’ın önde gelen nükleer bilimcisi Muhsin Fahrizadeh, 27 Kasım 2020’de İsrail’in ayrıntılı bir komplosunda uzaktan kumandalı makineli tüfekle suikasta kurban gitti. Bu suikast İran’ın birçok saldırı karşısında gerekli tedbirleri henüz alabilme kapasitesine erişemediğini ve susturulan muhalefetin yer altına inerek eylemlerine devam ettiğini göstermektedir. Ayrıca istihbarat paylaşımındaki sıkıntılara da delildir zira İstihbarat Eski Bakanı Seyyid Mahmud Alevi, örgütünün Muhsin Fahrizadeh’nin maruz kaldığı saldırının zamanı ve yeri hakkında kesin bilgileri olduğunu ancak bakanlığın, baş şüphelinin orduda olması ve yetki alanı dışında olması nedeniyle harekete geçmediğini iddia etmişti.

Arman Mahmoudian’a göre İran’ın terörist saldırılara karşı bu kadar savunmasız olmasının temel nedeni, etkili caydırıcılıktaki zayıflığı. İran, casusluk veya sabotajlara agresif bir şekilde yanıt vermenin potansiyel olarak geniş çaplı bir savaşa yol açabileceğinin farkında. ABD ve İsrail’i fiili bir hedef yapmaktan kaçınıyor. Çünkü, böyle bir sıcak çatışmanın kendisi açısından da yıkıcı olacağına dair endişelere sahip ve buna karşı henüz geliştirdiği bir politika bulunmuyor.

Suriye ve Irak’taki ağır kayıplara rağmen İsrail ve ABD’ye doğrudan cevap veremeyen İran’ın, İslam Dünyasının emperyalizm karşısındaki liderliği iddiası sorgulanmakta ve İran’ın propaganda, ideal ve gerçek arasındaki dengesizlik stratejisi istihbarat zaafı üzerinde açıkça görülmektedir. Kısacası iç ve dış tehditlerle mücadele eden İran istihbaratı, son yıllarda zayıflıklar göstermiştir. Bu durum, İran’ın güvenlik ve istihbarat politikalarını yeniden gözden geçirmesi gerektiğini göstermektedir.

skiziltoprak1@gmail.com

Ayrıca Bakınız

”Aksa ve Gazze” Fetvası

Moritanyalı alim Muhammed Hasan Dedo ve Gazze’deki Filistin Alimler Heyeti Başkanı Dr. Mervan Ebu Ras …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir