İnsan, dünyaya gözlerini açtığında savunmasızdır. Bir annenin şefkatine, bir babanın merhametine, bir insanın ilgisine muhtaç hâlde yaşam yolculuğuna başlar. Ağlamaktan başka dili, tutunmaktan başka gücü yoktur. Kendi başına ne yürüyebilir ne korunabilir ne de ihtiyaçlarını karşılayabilir. Hayatın ilk nefesinde insana verilen bu acziyet, aslında onun kim olduğunu ve nereden geldiğini anlatan sessiz bir hakikattir. Çünkü insan, kendi kendine yeten bir varlık değildir. Her şeyini kendisine bahşeden Rabb’ine muhtaçtır. Daha doğarken başlayan bu savunmasızlık, insanın kibirlenmesini değil, haddini bilmesini öğretmek içindir.
Yıllar geçer, insan büyür. Güçlenir, konuşur, yürür, makam sahibi olur, servet edinir, çevre kazanır. Kimi zaman elindeki imkânların kendisine ait olduğunu zanneder. Gücünü, bilgisini ve makamını kalıcı görmeye başlar. Oysa doğduğu gün neyse, özünde yine odur. Dün bir kaşığı tutamayan ellerin bugün imza atıyor olması, insanı mutlak güçlü yapmaz. Çünkü hayat, insana verilen geçici bir emanetten ibarettir. Bu emaneti kendisinin sananlar, zamanla merhameti kaybeder ve vicdanın sesini duymamaya başlar.
İnsanın en büyük yanılgılarından biri, güçlü olduğu dönemlerin sonsuza kadar süreceğini düşünmesidir. Oysa hayat, sürekli değişen bir imtihan yolculuğudur. Bugün ayakta olan yarın düşebilir, bugün konuşan yarın sessizliğe gömülebilir. İnsan bazen gençliğiyle aldanır, bazen sağlığıyla, bazen de çevresindeki insanların çokluğuyla. Fakat ölüm gerçeği, herkesin önünde duran kaçınılmaz bir hakikattir. Ölüm yaklaşırken insan, yeniden ilk günlerindeki savunmasızlığına dönmeye başlar. Gücüne güvenen beden zayıflar, yürüyen ayaklar titrer, hafızasına güvenen zihin yorulur.
Bu yazının kalbinde yankılanan düşünceyi ise kıymetli Ahmet Elmas Hoca’mızın Tefsir dersinde dile getirdiği derin bir hakikat besledi. İnsanın doğarken ve ölürken yaşadığı savunmasızlığın, aslında dünya hayatındaki bütün kibrin ne kadar geçici olduğunu gösterdiğini ifade eden bu yaklaşım, vicdanlarda derin bir iz bırakacak kadar sarsıcıydı. Bazen bir cümle, insanın yıllardır fark etmeden yaşadığı hakikatlerin kapısını aralayabiliyor. İnsan, kendisini güçlü sandığı anlarda bile ne kadar aciz olduğunu yeniden fark ediyor.
Hayatın son demlerindeki insanın hâli, aslında doğumundaki hâlinin bir yansıması gibidir. Bir zamanlar başkasının yardımıyla büyüyen insan, bu kez başkasının desteğiyle yaşamını sürdürmeye çalışır. Yalnız başına yürüyemeyen, ilaca, bakıma ve şefkate muhtaç hâle gelen insan için dünya nimetlerinin çoğu anlamını yitirir. İşte tam bu noktada insan, geriye dönüp hayatına bakar. Kırdığı kalpleri, yaptığı iyilikleri, zulme sessiz kaldığı anları, vicdanını susturduğu günleri birer birer hatırlar. Çünkü insanın vicdanı, susturulsa bile tamamen ölmez.
İki savunmasız dönem arasında geçen ömür, aslında insanın kendisini inşa ettiği bir imtihan alanıdır. İnsan bu süreçte ya merhametini büyütür ya da kalbini katılaştırır. Ya adaletin yanında olur ya da zalimlerin gölgesine sığınır. Oysa hiçbir güç sonsuz değildir. Tarih boyunca nice zalimler, arkalarında korku ve gözyaşı bırakarak gitmişlerdir. Bugün isimleri anıldığında insanların kalbinde sevgi değil, acı uyanmaktadır. Buna karşılık mazlumun yanında duran, vicdanını kaybetmeyen insanlar ise aradan yıllar geçse bile hayırla anılmaktadır.
İnsan, kendisini güçlü hissettiği zamanlarda başkalarının savunmasızlığını unutmamalıdır. Aç bir çocuğun gözlerine bakabilmeli, yaşlı bir insanın yalnızlığını hissedebilmeli, savaşın ortasında kalan bir annenin korkusunu anlayabilmelidir. Empati, insanı insan yapan en önemli duygulardan biridir. Başkasının acısını hissedemeyen kalpler zamanla taşlaşır. Merhametini kaybeden insan ise sahip olduğu bütün makamları ve imkânları yanlış kullanmaya başlar. Çünkü vicdan sustuğunda zulüm büyür.
Zulüm sadece bir insanı dövmek ya da hakkını gasp etmek değildir. Sessiz kalınan her haksızlık da zulmün büyümesine sebep olur. İnsan bazen bir sözle, bazen bir tavırla, bazen de suskunluğuyla zalimlerin yanında yer alabilir. Bu yüzden insanın sürekli kendisini sorgulaması gerekir. “Ben bugün kimin yanında duruyorum?” sorusu vicdanın en önemli sorularından biridir. Güçlünün yanında olmak kolaydır. Asıl mesele haklının yanında kalabilmektir. Çünkü Allah katında değerli olan şey, güce yakın olmak değil, adalete sadık kalmaktır.
Kibir, insanın iç dünyasını çürüten en büyük hastalıklardan biridir. Kendini başkalarından üstün gören insan zamanla yaratılış gayesini unutmaya başlar. Oysa insanın toprağa dönüşecek bir bedene sahip olduğunu bilmesi bile tek başına tevazu için yeterlidir. Bir gün toprağın altında yalnız kalacak olan insanın, dünyadaki geçici üstünlüklerle övünmesi ne kadar anlamsızdır. Ölüm, makamları eşitleyen büyük bir hakikattir. Orada ne ünvanlar konuşur ne servet ne de alkışlar. Orada sadece insanın yaptığı iyilikler ve taşıdığı niyetler kalır.
Hayatın anlamı sadece yaşamak değildir, doğru yaşamaktır. İnsan bu dünyaya yalnızca tüketmek, biriktirmek ve üstünlük kurmak için gönderilmemiştir. Yaratılışın özü; kulluk, adalet, merhamet ve iyiliktir. Kalbini bu değerlerden uzaklaştıran insan, ne kadar başarılı görünürse görünsün aslında kaybetmektedir. Çünkü insanın gerçek değeri, başkalarının hayatına bıraktığı iyiliklerle ölçülür. Bir yetimin başını okşamak, bir mazlumun duasını almak, bir yaşlının yalnızlığını paylaşmak bazen yıllarca yapılan gösterişli işlerden daha kıymetlidir.
İnsan, dünyanın geçiciliğini unuttuğunda hırsa teslim olur. Daha çok kazanmak, daha çok görünmek, daha çok hükmetmek ister. Fakat bu hırs, kalpteki merhameti azaltır. Oysa ölüm yaklaşırken insan, geride bıraktığı malları değil; sevdiği insanları, yaptığı iyilikleri ve yaşayamadığı vicdan muhasebelerini düşünür. Hiç kimse son nefesinde servetini yanında götüremez. Fakat kırılan bir kalbin yükü, insanın ruhunda ağır bir iz bırakabilir. Bu yüzden insan yaşarken kalp kırmaktan, kul hakkına girmekten ve adaletsizlikten sakınmalıdır.
Bugün genç ve güçlü olan herkes, yarının yaşlısı olmaya adaydır. Bugün yardım eden eller, yarın yardıma muhtaç hâle gelebilir. Hayatın bu değişken gerçeği, insana sürekli tevazuyu ve anlayışı öğretmelidir. Yaşlı bir insanın yavaş yürüyüşüne sabır göstermek, bir hastanın çaresizliğini küçümsememek, düşenin elinden tutmak insanlığın en temel görevlerindendir. Çünkü merhamet sadece büyük sözlerle değil, küçük davranışlarla da ortaya çıkar. İnsan bazen bir tebessümle bile başka bir insanın karanlığını aydınlatabilir.
Sonunda insan, doğduğu günkü gibi savunmasız bir hâlde Rabb’ine dönecektir. Ne kadar güçlü görünürse görünsün, ölüm karşısında herkes eşittir. İşte bu yüzden insanın dünya hayatında kendisini sürekli hesaba çekmesi gerekir. Zulme meyletmeyen, kibirden uzak duran, vicdanını diri tutan ve merhameti hayatının merkezine alan insanlar için ölüm bir son değil, hakikate açılan kapıdır. Geride bırakılan en değerli miras ise güzel bir isim, temiz bir vicdan ve insanların kalbinde bırakılan hayırlı izlerdir.
Akıncılar Dergisi Türkiye'nin Güncel, Doğru ve Seviyeli Haber ve Bilgi Portalı