Cumartesi , 25 Mayıs 2024
Son Dakika Haberler

HASRETTEKİ ÖLÜM

Savaşın kapkara bir çarşaf gibi gökyüzünü kapattığı zamanlardı. O dönemlerde Anadolu’da bir köy vardı. Köyden savaşa giden erkekler ya bir daha geriye dönemiyor, ya da gazi olarak bir parçasını çorak toprağa bağışlayarak baba ocağına geri dönüyordu. Aslında, hangi köy böyle değildi ki o dönemlerde?

O köyde bir Ayşe Ana vardı. Yirmi beş senelik kocasını, evinin direğini Çanakkale’ye göndermişti. Hem de tek bir gözyaşı bile dökmeden, Allah Allah nidalarıyla…

Yıl 1916 idi… Çanakkale’den zafer haberi gelmişti gelmesine ama Ayşe Ana’nın evinin direği gelmemişti hala. Vatan sağ olsun diyordu, yeter ki vatan ‘bir’ olsun…

Ayşe Ana’nın bir de oğlu vardı, Servet… Köy ahalisi tarafından çok sevilen Servet, henüz on yedi yaşındaydı. Çoğu zaman toprak işlerinde annesine yardım ediyor, arta kalan zamanlarda ise okuma-yazmasını geliştirmek için –bilmem kaçıncı defa okuyup özetini çıkardığı- kitabı üzerinde çalışıyordu.

Savaş zamanıydı, yokluğun bolluk olduğu dönemlerdi. Ancak buna rağmen bir hayali vardı Servet’in. Öncelikle ülkesi işgalden kurtulacaktı. Herkes tekrar mutlu bir şekilde yaşayacaktı. Acılar, paylaşılacak; sevinçler çoğalacaktı…

Ardından tabiplik üzerine eğitim alacaktı Servet. Savaşın en acı yüzünü gördüğü için hangi beldede, hangi ülkede, hangi kıtada savaş var ise oraya gidip insanlara yardım edecekti. İnsanların yarasını saracak, onlara elinden geldiğince yardım edecekti…

Servet’in bir de nişanlısı vardı karşı köyde.

“Sonra evlenirim ana ha… Ne dersin?” derdi Servet.

Ayşe Ana bu hayali her dinlediğinde önce oğlunu bir güzel azarlıyor, daha sonra ise kalbini kırdığını düşünüp ondan özür diliyordu. Akabinde savaşın gerçeklerinden bahsedip hala babasının dönmediğinden dem vuruyor, ileride ise daha hangi kötülüklerin geleceğini bilemediğini söylüyordu.

Gün geldi, haftalar geçti, aylar birbirini kovaladı ve köye bir mektup ulaştı. Köy muhtarı Osman Efendi bütün ahaliyi köy meydanına toplayıp mektubu açtı.

“Eli silah tutan yiğitleri savaş meydanına çağırıyorlar. Gün, vatan borcunu ödeme günüdür. En kısa zamanda yola çıkmak gerek…”

Orada bulunan anaların gözü yaşla, babaların gönlü korla doldu ancak elden ne gelirdi? Kimi haneden iki şehit, kimisinden dört şehit çıktığı günlerde bu habere itiraz etmek bir yana, ‘ah’ demek bile haksızlık olurdu.

Nihayet dağıldı ahali… Şimdi aileler evlerine gidip evlatlarıyla son kez yemek yiyecekler, son kez karşılıklı oturup konuşacaklar; evin reisi evladına nasihatler verecek, evin annesi ise son kez azık hazırlayacaktı evladına…

Ayşe Ana da evladıyla döndü eve. Gözlerinden yaş dökerek ancak sesini çıkarmadan o gün yapabileceği en güzel yemeği yaptı. Oğluna son kez sarıldı.

Oğlu ise son kez elini öptü anasının ve diğer silah arkadaşlarıyla çıktı yola…

Zaman su oldu, akıp geçti. Akıp geçmesi gerekiyordu ki, akarsu gibi tertemiz olsundu gelecek yıllar…

Ayşe Ana bilirdi ki askere giden evlatların arkasından bekleyecek yâr zor bulunurdu. Ancak ömründe ilk defa bu kadar yanılmak istedi. Gelen habere ilk defa inanmak istemedi…

“Ayşe Ana, o kız oğlunu hak etmiyordu zaten. Daha iyisini bulursun…”

Ayşe Ana neye üzülsündü şimdi? Oğlundan aylardır haber alamamasına mı yoksa yârinin bir başkasına yâr olmasına mı?

Uzun müddet geçmişti. Savaşa giden gençler köye dönüyordu. Kimisinin kolu yoktu, kimisinin bacağı…

Ayşe Ana bu gençleri gördükçe hem acıyor hem de ‘Olsun, oğlum gelsin de ben her türlü razıyım…” diyordu.

Ayşe Ana’nın elinde oğlunun mektupları vardı.

Her gün adet edinmişti kendisine Ayşe Ana, bundan sonra oğlunun en sevdiği yemekleri pişirecekti bu evde. Çünkü oğlu her an gelebilirdi.

Ev tertemizdi. Temizliği yeni bitirmişti.

Ayşe Ana, oğluna analığın en güzelini yapmıştı…

Sabaha karşıydı…

Biri, iki kere kapıyı çaldı. Ardından aynı hızda yine iki kere daha vurdu. Bu kapı çalmalar Ayşe Ana’ya tanıdık geliyordu. Sadece bir kişi böyle çalabilirdi kapıyı, yalnız bir kişi iki kere kapıyı vurur, ardından yine iki kere tıklatırdı…

“Oğlum!” dedi Ayşe Ana. İki büklüm olmuş beliyle koştu kapıya.

“Geliyorum oğlum, geliyorum. Bekle…” dedi Ayşe Ana.

“Allah’ım sana çok şükür…”

Ertesi gün komşusu Bediha Hanım bulmuştu Ayşe Ana’yı. Kadıncağız kapının önüne yığılıvermişti ve hakkın rahmetine kavuşmuştu.

Ayşe Ana’nın elinde değildi mektuplar. Hepsi yere düşmüştü.

Her gün adet edindiği şeyi bugün yapamamıştı Ayşe Ana. Oğluna pişirememişti en sevdiği yemekleri…

Ama ev hala tertemizdi. Temizliği yeni bitirmiş gibiydi.

Ayşe Ana, oğluna analığın en güzelini yapmıştı…

Ayhan Dönmez *

Tüm Yazıları →
Ayhan Dönmez

Ayrıca Bakınız

BİR KATİL NASIL DOĞAR (BÖLÜM 2)

BÖLÜM 2 “TEHLİKELİ OYUNLAR, PAHALI OYUNCAKLAR” Saat 21:07’yi gösteriyordu. Çocuk, babasının yanına yaklaşarak: “Babacım, telefonunla …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir