Perşembe , 29 Şubat 2024
Son Dakika Haberler

BİR MECZUBUN HİKAYESİ

Uzun zaman önce, küçük bir kasabada hayatımı öğretmen olarak devam ettirmekteydim. O zamanlar hayat benim için o kadar hareketli geçiyordu ki, bu kasabayı ikinci memleketim olarak görmeye başlamıştım. Sanki bu insanlar, benim kırk yıllık eşim, dostum, akrabam; bu sokaklar ise benim anılarımın geçtiği yerler olmuştu…

Esnafından tutun da memuruna kadar herkes birbirini tanırdı bu küçük kasabada. Herkesin birbiriyle zaman geçirdiği ve içerisinde kitapların okunduğu kıraathaneler birer kumar masasına dönüşmemişti henüz. Bu kasabada oturan herkese çaylar ücretsizdi. Eğer bir misafirseniz veya mahalleye yeni taşınmışsanız o zaman kahveler de ücretsiz oluyordu. “Peki, bu kıraathane kendisini nasıl geçindiriyor?” diye düşünüyor olabilirsiniz. Bu kıraathane belediyemize aitti. Belediye’ye, maddi durumu iyi olan herkes her ay bir miktar para gönderiyordu. Hem kıraathane kazanıyor, hem buraya bakan gençler işsiz kalmıyor hem de artan para kasabadan uzakta okuyan öğrencilerimize gönderiliyordu. Sonuç olarak bu kasabadaki tüm yürekler tek bir çatı altında toplanmıştı…

Ayrıca bir demeczubu vardı bu kasabanın. Yani ona meczup denile denile ismi Meczup olarak kalmıştı.Ancakmeczup denince de aklınıza saçı sakalı birbirine karışmış, üstü başı yamalar içerisinde dolaşan bir adam gelmesin. Bu Meczup öylesine bizden olmuştu ki biz kasabalılar ona her türlü yardımı ederdik. Örneğin her hafta erzak gönderilirdi evine.Her ayın ikinci haftası bir hayırsever bu meczubu elbise almaya götürürdü şehre.Haftada bir gün onu berbere götürürdüm. Daha doğrusu ben berbere götürürdüm götürmesine de, berber benden para almazdı. Onu çok sahipleniyorduk, çünkü o bizim Meczup’umuzdu…

Kasabaya ilk geldiğimde beni kasabanın girişinde bırakmışlardı. O dönemde herkesin altında araba olmadığı için öğretmenlik yapacağım kasabanın içine kadar yürümek zorunda kalmıştım ve beni karşılayan ilk kişi Meczup olmuştu…

“Nereye gidiyorsunuz?” diye sormuştu gayet temiz giyimli bir adam.

Dili sürçmüş olacak ya da belki saygısından böyle konuşuyor, diye düşünmüştüm.

“Merhaba, ben falanca okula tayin edildim. Ancak bu okul nerededir, bu konu hakkında kiminle görüşmem gerekir, bilmiyorum.” dedim.

Benden çekindiğini hissedince elimi uzatıp şöyle devam ettim:

“Ben Ömer.” dedim.

“Sen Ömer’sen bu yanındakiler kim?” diye sordu bana. Bir an sağıma soluma baktım.

“Yanımdakiler mi?” diye sormaya fırsat vermeden Meczup’un yanımdan çoktan uzaklaştığını gördüm. O giderken de arkasından:

“Delinin teki herhalde…” dedim.

Kasabaya indiğimde büyük bir meydanla karşılaşmıştım. Meydanın karşısında ise kocaman bir kıraathane vardı. Kıraathaneye girdiğimde şu konuşmalar geçmişti:

“Oğlum, yardım etsenize misafirimize. Alın şu bavulları! Hoş geldiniz.” Bu adam, burayı işleten Sami abiydi. Tabi tanımıyordum o zamanlar.

“Hoş bulduk. Kolay gelsin. Ben bu kasabaya atanan yeni öğretmenim.” dedim.

“Sefalar getirdiniz. Kasabamızın yıllardır bir öğretmene ihtiyacı vardı. Lütfen şuraya oturun.” dedi. Eliyle ortada duran iskemleyi göstermişti. Ancak ben Sami abinin söyledikleriyle afallamıştım.

“Nasıl yani? Bu kasabada öğretmen hiç yok mu?” dedim. Ancak beni şoke eden başka bir şey ise kıraathanede dev bir kütüphanenin bulunmasıydı. Bunun üzerine kıraathanede kitap okuyan insanları görünce ikinci bir şok dalgasıyla karşılaşmıştım.

“Yok.” demişti Saim abi. “Sebebini ben de bilmiyorum ama yıllardır uğramaz buraya bir öğretmen.” Eliyle kütüphaneyi ve kitap okuyan insanları göstererek: “Biz de ne yapalım? En azından çocuklarımıza okuma-yazma öğretmek için kendimizi geliştiriyoruz.” dedi.

Kütüphaneye bir göz gezdirdim. İçerisinde fıkıh kitaplarından tutun da yeni çıkmış romanlara kadar her türden kitap bulunuyordu. Bu da beni çok mutlu etmişti haliyle…

“Maşallah. Her biriniz birer öğretmen olmuşsunuz zaten.” dedim.

“Estağfurullah. Olur mu öyle şey? Siz varken…” dedi Saim abi.

Sohbet o kadar ilerlemişti ki benim içtiğim çayların haddi hesabı yoktu. Eğitim vereceğim okuldan tutun da kalacağım yere kadar her şeyi konuşmuştuk. Kasabanın ileri gelenleriyle bir istişare yapmıştık okul ile ilgili. Okulun masrafları, verilecek eğitim, neyin gerekli olduğu konuşulmuştu. Çok şükür ki o istişarenin meyvelerini daha sonra farklı liselere, üniversitelere giden öğrencilerle topluyor olacaktık…

Zaman su gibi akıp geçmişti. Ben burada on ikinci senemi doldurmuştum. Her şey çok güzel bir şekilde ilerliyor, hiçbir aksama olmuyordu. Tabi ki bizim Meczup, yine aynı meczuptu. Kasabalılara, onun sosyalleşmesi gerektiğini öğütlüyor ve gerekirse özel dersler vererek topluma kazandırılmasını telkin ediyordum. Ancak bana yardım edebilecek hiç kimse olmadı. Çünkü onun hayat hikayesinibilen kimse yoktu. Hiçbir mal varlığı da yoktu haliyle, kıraathaneye bağışladığı kitapları dışında…

“Bu adam okumakla mı böyle oldu yoksa başka bir sebebi mi var?” diye düşünür dururdum bazı zamanlar… “Belki de kalıtsaldır.” diye inandırırdım kendimi. Çünkü bugüne kadar hiçbir zararını görmemiştim okumanın.

Belki de bir gün anlayacaktım, bu adamın bizden çok daha farklı bir dünyaya sahip olduğunu… Ama bunu anlayabilmem için on iki senemin geçmesi gerekecekti bu kasabada…

Bir gün şehre inmek üzere çıktım evden. Kasabanın çıkışına geldiğimde Meczup yine oradaydı. Sanki birini bekliyordu. Yanına gittim ben de. Hem muhabbet ederiz, hem otobüsü beklerken zaman geçmiş olur hem de belki Meczup hakkında yeni bir şeyler öğrenirim umudunu taşıyordum içimde.

“Merhaba Meczup…” dedim. Döndü bana baktı. Bir süre inceledi:

“Artık yalnız dolaşıyorsun?” dedi.

“Bundan önce kimler vardı ki yanımda?” diye sordum. Meczup biraz duraksadıktan sonra bir anıyı hatırlıyormuş gibi:

“Ön yargıların, korkuların ve cehaletinle girmiştin bu kapıdan” demişti bana. Gösterdiği yerde bir kapı yoktu ancak yere karşılıklı konulmuş iki tane taş vardı.

“Bu üçü, hala seni bekliyor orada. Şehre çıkıyor gibisin ve onlar sen dışarı çıktığındaarkandan gelecekler.”

Ben o sırada şaşkın bir şekilde anlam vermeye çalışıyordum söylediklerine.

“Otobüse binerken ön yargılarını kenara bırak, kimseyi görüntüsüyle yargılama. Çünkü insanın elbisesi, vücuduna giydiği kumaştan ibaret değil, aynı zamanda kalbine giydiği bir imân örtüsüne benzer. Eğer herkesin iyi birer insan olduğuna inanırsan, ön yargıların peşini bırakır.”

Derin bir nefes aldı ve başladı tekrar:

“Korkularını da alma yanına. Çünkü sığınabileceğin sadece Allah var. O, her şeye gücü yetendir…”

Bir süre duraksadıktan sonra şöyle devam etti:

“Ama cehaletini terbiye edersen, o seninle kalabilir. Çünkü cehalet sürekli yaramazlık yapan bir çocuğa benzer. Eğer onu uslandırmazsan seni her yerde rezil eder. Ancak onu terbiye edersen, cehaletinle her şeyin üstesinden gelirsin…” dedi.

“Meczup…” dedim. “Çevreme, sana ders verilmesini öğütlerken meğer benim senden ders almam gerekiyormuş…”

O sırada otobüs geldi. Meczup ayağa kalkarak:

“Bak, otobüs kapının önünde duruyor. Cehaletin ise yanımıza çoktan vardı bile!”

Ayhan Dönmez *

Tüm Yazıları →
Ayhan Dönmez

Ayrıca Bakınız

BİR KATİL NASIL DOĞAR (BÖLÜM 2)

BÖLÜM 2 “TEHLİKELİ OYUNLAR, PAHALI OYUNCAKLAR” Saat 21:07’yi gösteriyordu. Çocuk, babasının yanına yaklaşarak: “Babacım, telefonunla …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir