Cumartesi , 25 Mayıs 2024
Son Dakika Haberler

FRANSIZCA HOCASI SAFİ SAĞLAM

Hataylıydı. Mardin Lisesinin meşhur Fransızca hocasıydı.

Ortaokulu okuduğumuz yıllarda hangi yabancı dili okuyacağımızı ‘tombala’ usulü ile belirlenirdi.

Amcamın oğlu Enver’e de Fransızca çıkmıştı. Yıl 1966

OSMANLI EĞİTİMİ VE DEDEM

Safi hoca bir gün ev ödevi veriyor. Enver ödevini yapmaya çalışırken zorlandığını fark eden dedem:

  • Ne çalışıyorsun evladım?
  • Fransızca çalışıyorum dede!
  • Yapamadığın var mı? Yardım edeyim.
  • Var ama Fransızca bu Hacı Baba! Anlamazsın.
  • Ver bakayım ver hele şöyle.

 

EL YAZISI

Enver o zamanlar daha çocuk. Ne bilsin Osmanlı eğitim sisteminin azametini.

Ancak

Hepimiz gibi Enver’de dedemin el yazısına hayran…

Defterinde sırf dedemin el yazısını görmek için uzatır.

Aslında

1960 yıllarının sonuna kadar, Osmanlı eğitimini almış insanlar şöyle veya böyle aramızda yaşıyorlardı.

Onların el yazılarına bakın! Aynı hayranlığı duyarsınız.

 

SAFİ HOCA ve ENDİŞE

Enver ev ödevinin yapıldığına bir yandan seviniyor bir yandan da endişe ediyor.

Nasıl etmesin…

O zaman okullar şimdiki gibi değil. Okullarda büyük bir ciddiyet, hocalara karşı derin bir saygı vardı.Ya ödev yanlış yapılmışsa hocaya ne diyecek.

Okula şapkasız gitmenin bile yasak olduğu bir dönemde ödevini yapmamak ne demek.

 

Enver bu endişe ile sınıfta defterini açıp beklemeye başlıyor.

Safi Hoca bir yazıya bir cevaplara bakıyor sonra Enver’e dönüp:

  • Kim yaptı bu ödevi sana? Diye soruyor.
  • Dedem yaptı hocam!
  • Hımm… Son ders zili çaldığında idareye gel!
  • Peki, Hocam.

Dedim ama elim ayağım kesildi diye anlatıyor Enver.

 

‘’İdarenin kapısına gittiğimde Safi Hocada sert bir ifade görmeyince içim rahatladı’’ diye ekliyor.

Safi Hoca:

‘’Yürü bakalım dedene gidiyoruz’’ dedi.

Hocadaki ilgi ve alakayı görüyor musunuz? O muntazam disiplin, öğrencilerin hocalarına karşı derin saygısı boşuna değilmiş.

Gerisini Enver’den dinleyelim:

‘’Hoca önde ben arkada Sipahi çarşısına doğru yola çıktık.

Dükkâna varıp Dedemle Hocamı tanıştırınca, Safi Hoca hemen eğilip dedemin elini öpüyor.

 

HAYRANLIK

Safi Hoca

Sipahi çarşısında kilim satan bir esnafın Fransızca ev ödevi çözdüğüne hayret ederken, dedem hocayla Fransızca konuşmaya başlamaz mı?

Biraz konuştuktan sonra Hoca cevaplarda teklemeye başlar.

Ve

Büyük bir hayranlıkla Safi Hoca yerinden kalkıp ikinci sefer dedemin elini öper’’

 

 

OSMANLI LİSESİNİ

BİTİREN 3 YABANCI DİLİ ÖĞRENİYORDU

Dedemin İdadi (Lise) diplomasını inceleme fırsatım olmuştu.

16 yaşında İdadiyi bitirmişti.

Osmanlı eğitim sisteminde çocuklar 4 yıl 4 aylıkken okula kaydolduğu için 16 yaşında da Liseyi bitirmiş oluyordu.

O diplomada (İcazet) 3 yabancı dilde aldığı notlar vardı. Arapça, Farsça ve Fransızca… Eğitim dili tabii ki, Osmanlıca.

 

DİĞER DERSLER

Mesela Hüsnü Ahlak (Güzel Ahlak) dersi dikkatimi çekmişti. Ne kadar güzel ve bugün için ne kadar önemli bir ders.

Diğer dikkatimi çeken ders ‘’Hüsnü Hat’’ Güzel Yazı dersi…

Diğer dersler şimdiki gibi Matematik, Coğrafya, Edebiyat vs.

 

BOZULMA NE ZAMAN BAŞLADI

Eğitim sistemimize vurulan en büyük darbe tabii ki, yazının değişmesidir.

Daha sonra eğitimin temel taşları olan dersler sökülüp atılmaya başlandı. Gramer (Sarf-ı Türki). Hüsnü Hat (Güzel Yazı) vb. gibi.

Gramer dersi kaldırıldığı içindir ki, bugün Üniversite mezunu gençler bir yabancı dili konuşamadan mezun oluyor.

İleri ülkelerde böyle bir şey mümkün mü? Üniversiteyi bitireceksin ve bir yabancı dili konuşamayacaksın. Olacak şey mi?

Daha fecisi,

Almanya’da 30 yıl kalan işçimiz Almancayı öğrenmeden ülkeye dönebiliyor. Hâlbuki o işçi en az lise mezunudur.

 

İKİNCİ BOZULMA ve AGOP DİLAÇAR

Yazının değişmesiyle kanatlarımız kesildi. Temel eğitim derslerinin kaldırılmasıyla, bu sefer topal hale getirildik.

Ama

Asıl bozulma dilde yapıldı.

Dilimizin bozulmasında AgopDilaçar (Martayan) ınkatkıları çoktur.

Kendisi nedense ismini hep saklama ihtiyacı duyar.

Bunun için ismini yazarken A. Dilaçar yazar ki, fark edilmesin.

Ancak

Bütün tahribata rağmen AgopDilaçar (Martayan) ın başarılı olduğu söylenemez.

1960 yılına kadar hala fazla zorlanmadan temel ve klasik eserlerimizi okuyabilecek kadar bir eğitim mevcuttu.

Atatürk

Döneminde ortaya atılan ‘’Güneş Dil Teorisi’’ tutmamış, tam aksine halk arasında alay konusu olmuştu.

Malum

Bu teoriye göre ‘’Bütün dünya dilleri Türkçe ’den türemiştir’’ iddiasına dayanmaktadır.

Niyagara Şelalesi ne yaygaradan, Amazon nehri amma uzundan türemiştir gibi saçmalıklara dayanan bir teori.

Dediğim gibi bu halk arasında tutmamış, tam aksine alay konusu olmuştur.

Bu teori:

Büyük ihtimalle AgopMartayan, İstepenGurdikyan ve KevorkSimkeşyan’ınkatkıları ile hazırlanmış, Türk milletini dünya kamuoyu önünde bu saçma sapan teori ile küçük düşürmüşlerdir.

Bu da tutmayınca,

1960 darbesinden sonra başka bir yöntem uygulamaya kondu.

 

BİR İHTİMAL DAHA VAR

Hızlı bir şekilde temel Osmanlıca kelimelerimiz atılıp, onların yerine karga diline benzer, olanak, olasılık, yanıt gibi ruhsuz kelimeler hayatımıza girmeye başladı.

Söylerken bile insanın boğazı sıkılıyormuş gibi bir his veren bu kelimeler sadece boğazımızı sıkmıyor, edebi ve ilim dünyamızın boğazını da sıkmış oluyordu.

Ve…

Bu kelime değişiklikleri ile neredeyse her 20 yılda bir temel kitapları okuyabilmek için tekrar tekrar ‘sadeleştirerek’ yayınlama ihtiyacı doğmuş oluyor.

Böylece

Nesiller arası iletişim kopmuş,

Eserin vermek istediği mesaj,sokuşturulan yeni kelimelerle kadük hale getirilmiş oluyor.

 

Anamızın ak sütü gibi boğazımızdan akıp giden kelimeler ise şarkılarımızda kalmış oluyordu.

‘’Bir ihtimal daha var

O da ölmek mi dersin’’ i söylerken ki rahatlığa bakın birde ‘’İhtimal’’ yerine ‘’Olasılık’’ koyarak söylemeye çalışın.

Ne demek istediğim anlaşılacaktır.

 

KENAN EVREN

Kemalist rejimin en büyük düşmanı Osmanlı yazısı ama o yazıyı halkın içinden söküp atmak kolay değil.

Bu yazıya azıcık aşına olanlar, Osmanlıca not tutmaktan bir türlü kendilerini alamıyor…

Nitekim

Kemalist düşüncesinden hiçbir şekilde şüphe etmediğimiz Kenan Evren bile notlarını ve hatıralarını Osmanlıca kaleme almıştır.

Neden?

 

STENOGRAFİ

Çünkü Osmanlıca bilen birisinin ayrıca stenografi bilmesine gerek yoktu.

Aynı hızla notlarını tutabilirdi.

Bundan 40-50 sene önce stenografi bilmeyen birisinin gazetecilik yapması çok zordu. Ancak Osmanlıca biliyorsa o başka.

Gazetecilik mesleğine rahatça devam edebilirdi.

 

NUTUK ve SARF-I TÜRKİ

Evet, en büyük bozulma yazı ile başladı ama arkası çok daha kötü geldi.

Osmanlının o esaslı eğitim sistemi Latin yazısıyla da olsa yine de devam ederdi.

Yazı ile kanatlarımız kesilmiş ama ayaklarımız hala sağlamdı.

Köklü eğitim sistemiyle diğer milletlerle yarışacak gücümüz vardı.

Ancak

Lozan Anlaşmasıyla İngiliz sistemini kabul ettiğimiz için yazının değişmesi adamları kesmemiş olacak ki,İngilizlerin tekrar devreye girdikleri anlaşılıyor.

 

Yukarda dedemin inci gibi yazısından bahsetmiştim. Diplomasını incelerken de Güzel Yazı (Hüsnü Hat) diye bir dersin olduğunu da…

İşte bu dersler gibi bir deokullarda okutulan Gramer (Sarf-ı Türki) dersi vardı.

1934 veya 35 yıllarında işte bu ders de kaldırılıyor.

Türkçe Gramere sahip olan bir kişinin diğer yabancı dilleri öğrenmesi çok daha kolay olurdu.

Atatürk’ün

İrad ettiği NUTUK ta gramere hakim olduğu görülmektedir.

Büyük ihtimalle bilgisi dışında bu ders kaldırılmıştır.(Nutuk’un yeni baskılardaki uydurukça kelimelerle basılanı değil. Orijinaline yakın basılandan bahsediyorum)

O zamanlar Batıyla o kadar içli-dışlı olmuşuz ki, adamlar bürokrat ve bakanlarımızla birlik olup, eğitim sistemimize karışabiliyorlar.

 

İNÖNÜ ve BULGARLAR

Eğitim sistemimizi tırtıklayarak bozulmanın tam sağlanamayacağı anlaşıldığından başka yollar aranmaya başladılar.

Bu sırada kütüphanelerimizde yüzbinlerce yazma eser bulunmakta, bunların tasfiyesine ise henüz sıra gelmemişti.

Bu eserler yeni rejim için ‘’Potansiyel bir tehlike’’ arz etmekte bir an önce bunlardan kurtulmanın yolları aranmaktaydı.

Nihayet

İsmet İnönü bu eserleri birer mahkûm gibi trenlere doldurarak, kağıt hamuru yapmak üzere toptan kağıt fiyatına Bulgarlara satıyor.

Bu kitaplar arasında fiyatına paha biçilmez eserler var. Orijinal anlaşmalar sözleşmeler var. Dünya kadar belge var yani.

Allah’tan

Bulgarlar bu işin kıymetini biliyor da, kağıt hamuru yapılmak üzere fabrikalara göndermeyip arşivliyorlar.

Şu anda dünyanın en büyük 2. Osmanlı Arşivi Bulgaristan’ın elinde bulunmaktadır.

 

KÖY ENSTİTÜLERİ ve İDDİALARIMIZ

Baktılar ki, eğitimi tırtıklamak, kütüphaneleri yağmalamak falan yetmiyor.

Neticede

Bu millet imanlı bir millet. Bir şekilde yolunu bulup yatağını bulmaya çalışıyor.

Bütün tahriplere rağmen; Osmanlı asaleti, edep ve terbiyesi hala devam ediyor.

Bu milletin namus ve inancını bozmadan devrimlerin esaslı bir şekilde yerleşmesi mümkün değil.

Üstelik her an silkinip diğer milletlerle yarışacak potansiyel hala var.

Hâlbuki

Lozan’da bütün iddialarımızdan vaz geçtiğimize dair söz vermiştik.

 

İşte bu şerait (şartlar-koşullar) içinde Köy Enstitüleri fikri ortaya atıldı.

Aslında

Teknik olarak bakıldığında Köy Enstitüleri fena bir uygulama değildi. Hatta Osmanlı Eğitim Sistemine benziyor da diyebiliriz. Osmanlı Eğitim Sistemi Usta-Çırak ve pratik üzerine kurulu bir sistemdir. Köy Enstitülerinde bunu görmek mümkün…

Çocuklar

Köylerinden alınarak, merkezlerden uzak yalıtılmış bir şekilde her türlü mesleği tatbiki olarak öğrendikleri gibi, Türk ve Dünya Klasiklerini okuyarak gayet donanımlı bir öğrenci olarak mezun oluyorlardı.

Buraya kadar her şey güzel…

Üstelik

Ebeveynlerden okul yatılı olduğu halde hiçbir ücret talep edilmiyordu.

Bu da güzel…

 

BEZBOJNİKLER

BİR NESLİ NASIL MAHVETTİLER

Ancak

İşin gerçek yüzü bir müddet sonra anlaşılmaya başlandı.

Tatillerde eve dönen öğrencilerin abuk-sabuk konuşmaları ailelerin dikkatini çeker.

Meğerse

O yıllarda Bolşeviklerin SSCB de uygulamaya koydukları ‘’Allahsız Gençlik’’ -Bezbojnik- yetiştirme programının kötü bir kopyasını ülkemizde uygulama gayretleriymiş.

 

İnançlı Anadolu halkı böyle bir rezalete göz yummaz ama büyük bir baskı hüküm sürmektedir.

O zamanlar İnönü’ye karşı gelmek için mangal gibi bir yürek lazım.

İnönü’nün;

Komünist ve Faşist idareleri örnek alarak, halkı inim inim inlettiği yıllardı.

Buna rağmen

Osman Yüksel Serdengeçti tüm riskleri göze alarak Köy Enstitülerine dikkat çeken bir broşür yayınlar.

Bundan cesaret alan halk sesini yükseltmeye başlar.

Bu sırada 14 Mayıs 1950 seçimleri olmuş İnönü ve CHP si halktan büyük bir tepki alarak iktidardan uzaklaştırılmıştı.

1960 ta İnönü bu intikamı kural dışı alacak ama hiçbir zaman CHP tek başına bir daha iktidar yüzü göremeyecektir.

 

Köy Enstitüleri ile ilgili tartışmalar yakın zamana kadar devam ettiğine göre yaptığı tahribat az değilmiş demek ki…

Ve

Köy Enstitülerinde Allahsızlık propagandası yapıldığına dair Avukat Kenan Öner’in Mahkemede açtığı davayı kazanmıştır.

Gerçi

Mahkemeye falan gerek yok.

Çevremizde Köy Enstitüsü mezunları hala var.

Birkaç kişi ile gerek yaptığım görüşme gerekse gözlemlerim neticesinde bunu gördüm.

 

Bununla ilgili ilk ağızdan dinlediğim olaylar da var ancak şimdi anlatacağım olayı ikinci ağızdan dinledim.

O yıllarda Köy Enstitüsünde öğrenci olan bir amcamız anlatıyor:

‘’Bir gün tatbiki dersleri görmek için gittiğimizde, öğretmenimiz bizi toplayarak sohbet etmeye başladı.

‘’Çocuklar!’’ Dedi.

‘’Allah var diyorlar ama öyle bir şey olsaydı ses verirdi. Şimdi beni çağırın:

  • Öğretmenim!
  • Efendim çocuklar

Bakın gördünüz mü? Ben varım ve size cevap verdim.

Şimdi de Allah’ı çağırın:

  • Allah! Allah!
  • Bakın ses yok. Çünkü Allah yok.

Der demez yerden kaptığım sertleşmiş bir toprak topağını öğretmene fırlattım.

Bunu gören diğer çocuklar da aynı şeyi yapınca, öğretmen kaçmaya başladı.

Bu arada öğretmenin kafası falan yarılmış kanlar içinde kalmıştı.

O günden sonra öğretmeni okulda görmedik.’’

 

Yukarda bahsettiğim diyalogun aynısını Köy Enstitüsü mezunu Fikri Yaldızcı abiden dinlemiştim.

Ve yine aynısını

Osman Yüksel Serdengeçti’nin ‘Bir nesli nasıl Mahvettiler’ adlı kitabında okudum.

Bu üç şahıs

Zaman ve mekân olarak birbirinden çok uzak olmalarına rağmen aynı şeyi anlatıyorlar.

Neyi?

  • Allah var mı? Çağırın bakalım ses verecek mi?
  • Beni çağırın!
  • Evet. Bakın buradayım.
  • Benden bir şey isteyin!
  • Öğretmenim kalem verin!
  • Alın çocuklar
  • Allah’tan isteyin
  • ….
  • Yok!
  • ???

Bu diyalogu çok farklı kişilerden duyduğuma göre demek ki, tek merkezden yürütülen ve öğretmenler görev yerlerine gitmeden aldıkları bir ‘Özel Eğitim’ olduğu anlaşılıyor.

Yani maksatlı bir proje bu!

 

Gelelim diğer meseleye:

Kız ve erkek çocuklar köylerden toplanıp herkesten uzak ama birbirleriyle iç içe…

Sınıflar bir, yemekhaneler bir, yatakhaneler yan yana. Arada bir tane görevli gidip geliyor.

Üstelik tatbiki dersler için tarlada, ağıllarda, kovan başlarında vs. baş başa kalma ihtimali çok yüksek.

Köy Enstitüsü mezunu Fikri abiden dinlemiştim:

‘’Hamile kalıp ailesine dönme cesareti olmayan gencecik kız çocuklarının intihar ettiği duyumları kulağımıza gelmeye başlamıştı’’ diye anlatır. Ve daha buraya yazmaya gerek görmediğim bir sürü rezalet.

Şikâyetlerin artması üzerine bu okullar ebediyen kapatılıyor ama çilemiz henüz bitmemiş ki, normal okullar Köy Enstitülerine çevirmeye çalıştılar.

 

1960 DARBESİ ve 19 MAYIS

1960 darbesi Laik-Kemalist kesimi yeniden saldırgan hale getirmiş, bu yıllarda ‘ruh kökümüz’ e saldırılar yeniden başlamıştı.

19 Mayıs törenlerinde gencecik kız öğrencilere mini etek veya şortlarıyla yaptırılan hareketler hep o Köy Enstitülerinde tamamlayamadıkları hayallerini gerçekleştirme gayretleridir.

Bunun için 19 Mayıs’tan haftalarca önce kız öğrencilere hava kararıncaya kadar müzik eşliğinde provalar yaptırılıyor.

Ne için?

Stadyumlarda herkesin gözü önünde gencecik kızlara bir-iki takla attırmak için.

Yani

Bütün dertleri ‘Haya’ perdesini yırtmak.

Çünkü

Yazıda, eğitimde, dilde tahribat yetmiyor.

Edep, saygı, namus mefhumunu kaldırmadan yapılanları yeterli görmüyorlardı.

  • Başardılar mı?
  • Evet!
  • Netice aldılar mı?
  • Hayır!

Şükürler olsun her şeyin bittiğini zannettiğimiz bir zamanda yeni bir nesil geliyor.

Yarınlara daha bir umutla bakıyoruz.

 

Evet,

Fransızca Hocası Safi Sağlam Hocadan bahsedeyim derken iş buralara kadar geldi.

Safi Hoca Osmanlı Eğitim sisteminin kırıntısının kırıntısına yetişmiş bir hocaydı. Disiplini, öğrencilere ve derse karşı ilgi ve alakasını yukarda anlattım.

Dedemi de;

Osmanlı Eğitiminde sadece Liseyi bitirmiş,hem de Mardin gibi merkezden uzak ücra bir yerde olmasına rağmen aldığı eğitimi anlattım.

Maksadım bu iki örnekten hareket ederek, bugünkü eğitim sistemimiz ile mukayese etmek.

 

Emin Batur

 

 

 

 

 

 

 

 

Emin Batur *

Tüm Yazıları →
Emin Batur

Ayrıca Bakınız

CAFE – MARKET DENETİM VE PAHALILIK

Emin Batur Bana göre Cafe ve restoranlar kesinlikle fiyat olarak denetlenmemeli. Sadece sağlık ve hijyen …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir