Cuma , 23 Ekim 2026
Son Dakika Haberler
EN BÜYÜK FELAKET

EN BÜYÜK FELAKET

Büyük İskender, dünyanın en büyük felaketini şöyle tarif etmiş: “İyi adamın fena adama muhtaç olmasından büyük felaket olamaz.” [1] Bu söz, üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir hakikati anlatmaktadır. Çünkü iyi niyetli bir insanın en büyük imtihanlarından biri, kendisine yakın duran insanların niyetlerini doğru okuyabilmesidir. İyilik sahibi olmak, çevresindeki herkesi iyi yapmaz. Makam sahibi olmak da insanı kendiliğinden adaletli kılmaz. Bazen insanın en büyük yanlışı, kendisine güven verenlerin yanlışlarını görememesidir. Bazen de gördüğü hâlde çeşitli sebeplerle susmasıdır. Oysa hakikat, kimin söylediğine göre değişmez. Yanlış, yapanın kimliğine; adalet, insanın makamına göre şekillenmez. İyi insanın kötü niyetli insanlara muhtaç hâle gelmesi, yalnızca şahsi bir felaket değildir. Bu durum, temsil edilen değerleri ve o değerlere umut bağlayan insanları da derinden yaralar.

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan, bu satırları size, iyiliği tavsiye etmenin ve kötülükten sakındırmanın sorumluluğuyla yazıyorum. İnancımızın emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker diye ifade ettiği sorumluluk, doğru bildiğimizi uygun bir dille hatırlatmayı gerektirir. Bu sorumluluk, yalnızca sıradan insanlara değil, yetki ve sorumluluk sahibi olanlara karşı da yerine getirilmelidir. Makamınızın büyüklüğü, size yöneltilen her eleştiriyi değersiz kılmaz; aksine, haklı bir uyarının önemini artırır. İnsan, kendisine söylenen her sözden hoşlanmayabilir. Ancak önemli olan, sözün kimin hoşuna gittiği değil, hakikate ne kadar uygun olduğudur. Bu nedenle çevrenizdeki insanları değerlendirirken size gösterdikleri bağlılıktan önce ahlâklarına, sözlerinden önce davranışlarına ve vaatlerinden önce yaptıkları işlere bakmanız gerektiğini düşünüyorum.

Etrafınızda adı yolsuzluk iddialarına karışan, kamu ihalelerini şahsi menfaatleri için kullanmakla suçlanan, fon ilişkileri üzerinden tartışmaların odağına yerleşen veya bulunduğu makamı kendi çıkarına dönüştürdüğü ileri sürülen insanlar varsa bunlar karşısında sessiz kalınmamalıdır. Elbette her iddia kanıtlanmış bir suç değildir. Hiç kimse, hakkında kesinleşmiş bir yargı kararı bulunmadan peşinen suçlu ilan edilmemelidir. Ancak bir insanın size yakın olması da hakkındaki ciddi iddiaların araştırılmasına engel teşkil etmemelidir. Milletin malı emanettir. Bu emanete el uzatıldığına ilişkin ciddi şüpheler ortaya çıktığında yapılması gereken, iddiaları örtmek değil, şeffaf ve tarafsız bir incelemeyle gerçeği ortaya çıkarmaktır. Suçu sabit olan kim varsa hukuk önünde hesap vermelidir. Çünkü adalet, yakınlarımızı korumak için eğip büktüğümüz bir ölçü değil, herkese eşit uygulamamız gereken bir ilkedir.

Reis, sizin çevrenizde bulunmayı bir hizmet fırsatı değil, şahsi kazanç kapısı olarak görenler varsa bunlarla yollarınızı ayırmanız gerekir. Siyaseti malına mal katmak, servetini büyütmek, yakınlarına imkân sağlamak ve nüfuzunu artırmak için yapanların millet adına karar verme makamlarında bulunması ciddi bir sorundur. İnsanların size bağlılık göstermesi, her davranışlarının doğru olduğu anlamına gelmez. Gerçek dost, yanlışınızı alkışlayan değil, yanlış yaptığınızda sizi uyaran insandır. Etrafınızdaki herkes sizi onaylıyorsa orada hakikatin ne ölçüde konuşulabildiğini sorgulamanız gerekir. Çünkü bazen en büyük kötülük, açıkça düşmanlık edenlerden değil, dostluk görüntüsü altında çıkarlarını koruyanlardan gelir. Size düşen, kimsenin nüfuzuna ve yakınlığına aldanmadan kamu görevlerini liyakatli, dürüst ve hesap verebilir insanlara teslim etmektir. Süleyman Elmacı Hocamızın muhterem annesinin kendisine yaptığı: “Allah seni işin ehline muhtaç etsin.” duası, bu bakımdan üzerinde düşünülmeye değer bir anlam taşımaktadır. İşin ehline muhtaç olmak, aslında iş bilmezlerin, emanete sahip çıkmayanların ve çıkarını milletin menfaatinin önünde tutanların eline düşmemeyi dilemek değil midir?

İnsan, ihtiyaç duyduğu kişiyi seçemediğinde bazen kendi doğrularından taviz vermek zorunda kalabilir. Nitekim Âşık Mahzuni Şerif’in “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana, bilmem söylesem mi söylemesem mi?” dizesi, yoksulluğun ve çaresizliğin insanın onuru üzerindeki etkisini düşündürür. Ancak asıl mesele, insanın bir ihtiyacının bulunması değil, bu ihtiyacın başkaları tarafından istismar edilmesidir. Devlet yönetiminde de benzer bir tehlike vardır. Bir lider, kendisine gerekli olan hizmeti, bilgiyi ve desteği yalnızca belirli kişilerin tekelinde bulursa onların yanlışlarına karşı hareketsiz kalabilir. Oysa devletin imkânları, milletin yetiştirdiği ehil insanlara ulaşmayı mümkün kılmalıdır. Hiç kimse vazgeçilmez değildir. Bir görevi hakkıyla yapabilecek dürüst ve liyakatli insanlar mutlaka bulunur. Önemli olan, onları bulmak, önlerini açmak ve makamları şahsi yakınlıkların değil, ehliyetin belirlemesine izin vermektir.

Peygamber Efendimizin hayatı, inanç ve samimiyet arasındaki farkı anlamak bakımından önemli örneklerle doludur. Hz. Ebû Bekir’in sadakati, Hz. Ömer’in adalet hassasiyeti ve sorumluluk bilinci, bugün de ihtiyaç duyduğumuz ahlâki ölçülerdir. Burada mesele, tarihî şahsiyetleri gelişigüzel biçimde insanlarla özdeşleştirmek değil, onların temsil ettiği değerleri hayatımıza taşımaktır. Devlet yönetiminde aranan insan tipi, yalnızca güzel konuşan veya güçlü görünen değil, emaneti koruyan, hakikatten ayrılmayan ve gerektiğinde kendi aleyhine bile olsa adaleti savunabilen insandır. İnancını menfaatine göre kullananlarla inancının gereğini yaşamaya çalışanları ayırt etmek gerekir. Çünkü sözle ifade edilen bağlılık, davranışlarla doğrulanmadığında insanı güvenilir kılmaz. Asıl olan, insanın ne söylediği kadar ne yaptığıdır. Sayın Cumhurbaşkanım, çevrenizde size bağlılığını dile getirenlerin bu bağlılığı hangi davranışlarla ortaya koyduğunu sorgulamak, hem sizin hem de milletin menfaatinedir.

Yüce Rabb’imiz, Nisâ suresinin 58. ayetinde şöyle buyurur: “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.” Bu ilahi emir, yalnızca bireysel ilişkilerimizde değil, devlet yönetiminde de temel ölçümüz olmalıdır. Makamlar birer emanettir. Bu emanetleri taşıyacak insanları belirlerken kişisel yakınlık, siyasi bağlılık veya şahsi menfaat değil; liyakat, dürüstlük ve adalet esas alınmalıdır. Emaneti ehline vermemek, yalnızca yanlış bir tercih değil, aynı zamanda sorumluluğun gereğini yerine getirmemektir.

Siyasetin arındırılması, yalnızca isimlerin değiştirilmesiyle mümkün değildir. Yanlışın ortaya çıkarılmasını sağlayacak şeffaflık, bağımsız denetim, hesap verebilirlik ve liyakat ilkeleri kararlılıkla uygulanmalıdır. Kamu ihaleleri belirli çevrelerin değil, hukuk ve eşitlik ilkelerinin güvencesi altında yürütülmelidir. Kamu kaynaklarının kullanımı denetlenmeli, çıkar çatışmaları önlenmeli ve eleştiriler düşmanlık olarak görülmemelidir. Yanlış yapan kim olursa olsun gerekli işlemler yapılmalı, dürüst insanların hakkı korunmalıdır. Sayın Cumhurbaşkanım, size yakın olmak isteyenlerin sayısı ile sizin iyiliğinizi isteyenlerin sayısı aynı olmayabilir. Makamınızdan yararlanmak isteyenler, sizi hakikate yöneltmek isteyenlerden daha görünür hâle gelebilir. Bu nedenle eleştirenleri uzaklaştırmak yerine söylediklerinin doğruluğunu araştırmak, sizi övenleri de yalnızca övgüleri sebebiyle güvenilir kabul etmemek gerekir. Gerçek dostluk, gerektiğinde yanlışınızı söyleyebilmek; gerçek sadakat ise hakikatin yanında durabilmektir.

Büyük İskender’e atfedilen sözün işaret ettiği felaketten korunmanın yolu açıktır: Emaneti ehline vermek, yanlışın üzerine gitmek, kamu hakkını gözetmek ve adaleti herkese eşit uygulamak. Bu çağrı, herhangi bir makama veya kişiye düşmanlık etmek değil, iyiliği çoğaltmak ve kötülüğün önünü kesmek için yapılmalıdır. Benim size hatırlatmak istediğim de budur: Çevrenizde kim olursa olsun, yanlış yapanın yanlışı örtülmemeli; dürüst olanın hakkı korunmalı; milletin emaneti kişisel çıkarların üstünde tutulmalıdır. İyi adamın fena adama muhtaç olmaktan kurtulması, yalnızca kendisi için değil, bütün bir toplum için hayati önem taşır. Makamlar geçici, insanlar fanidir; geriye yapılan işler, korunan haklar ve adalet karşısındaki tavrımız kalır. İşte bu yüzden, işin ehline duyulan ihtiyaç bir zayıflık değil, doğru yönetimin gereğidir. Bu nedenle doğruyu hatırlatmak bir vefasızlık değil, sorumluluktur. Bazen en büyük iyilik, en gerekli uyarıyı zamanında yapmaktır.

[1] İsmail Hami Danişmend, Tarihi Hakikatler, Bilge Oğuz Yayınları, s. 287.

Yorum yap

Ö.Naci Yılmaz *

Tüm Yazıları →
Ö.Naci Yılmaz

Ayrıca Bakınız

DOSTLARIMIZIN ÇOCUKLARI

DOSTLARIMIZIN ÇOCUKLARI

Dostlarımızın çocukları, bizim için yalnızca arkadaşlarımızın evlatları değildir. Onlar, dostluklarımızın bize emanet ettiği küçük gönüllerdir. …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir