Perşembe , 29 Şubat 2024
Son Dakika Haberler

AKİF İNAN’IN ÖĞRETMENLİK YÖNÜ

MEHMET SARMIŞ

Akif İnan, aslında hayatı boyunca öğretmenlik yapmış bir kişiliktir. Daha ilk gençlik yıllarından itibaren, küçük büyük demeden çevresindeki gençlere iyi yetişmeleri için yardım etmiş, yol göstermiş, bir bakıma onlara öğretmenlik yapmıştır.
Şiirleri, yazıları, konferansları ile inançlı, ahlaklı, idealist bir neslin yetişmesi için çalışmış, tanıdığı tanımadığı binlerce kişiye öğretmenlik yapmıştır.
Kurucusu olduğu Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen aracılığı ile içinden çıktığı, sendika fikrine yabancı ve soğuk, hatta karşı olan inançlı ve muhafazakâr kesimlere sendikacılığı öğretmiş, dahası ilkeli ve sorumlu sendikacılık nasıl yapılırmış, “kal” ve “hal” ile göstermiş, onbinlerce sendikacı yetiştirmiş, bir bakıma onlara öğretmenlik yapmıştır.
Bütün bunların dışında esas mesleği öğretmenliktir.
Öğretmenliğe çok erken yaşlarda başlamıştır. Lise 2. sınıfta beklemeye kaldığı 1956-1957 eğitim öğretim yılında, Urfa Merkez Eyyübiye Mahallesinde, o yıl açılan Yavuz Selim İlkokulunda vekil öğretmenlik yapmıştır. Henüz 16-17 yaşlarında iken bir yıl boyunca 1. sınıfları okutmuştur. Daha o yaşlarda inancının kendine yüklediği sorumluluğun bilincindedir ve bunun mücadelesini vermeye başlamıştır. Yaşıtlarının oyun ve eğlence peşinde koştuğubir zamanda O, konjonktür hiç de uygun olmamasına vemüfredatta bulunmamasına rağmen öğrencilerine temel dini bilgileri vermeye çalışmış, özellikle Hayat Bilgisi dersini bir din dersi gibi işlemiştir.
Evet, kendi deyimiyle belki hiçbir zaman öyle ahım şahım bir öğrenci olmamıştır ama mevcut müfredat iyi insan yetiştirmeye zaten ne kadar uygundur ki! Onun için O, okul derslerine ayıracağı zamanı daha iyi değerlendirmeye, bol bol okuyarak kendi kendini yetiştirmeye çalışmıştır.
Lise son sınıfta iken tarih öğretmeni ile yaşadığı ve memleketinden ayrılmasına sebep olan disiplin olayı ve yaşadığı sınıf tekrarları, onun genç yüreğinde ne kadar derin izler bırakmış olmalı ki, uzun yıllar sonra, 1966 yılında, kendisi henüz öğretmen değilken, Maraş Lisesine felsefe öğretmeni olarak atanan yakın dostu, kendisi de öğrenci iken sınıfta kalmanın acısını yaşamışolan Alaeddin Özdenören’e gönderdiği bir mektupta şöyle demektedir: “Çocukları sınıfta bırakma. Başımızdan geçenleri bilmiyor musun? Çocukları incitmemek için elinden geleni yap. Onları okumaya alıştır.”
“Gerçek soyluluğun pazarlığa yanaşmayacağını bir kez daha öğreniyorum” diyor Alaeddin Özdenören, “İçimde bir bolluk oluşuyor. Hem de ne bolluk. Çocukları okumaya sürüklüyorum.” (Söyleşiler, sf 116)
Yüksek tahsil için, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydolmakla bir bakıma meslek olarak da “öğretmenliği” seçmiş oluyordu.
Profesyonel olarak öğretmenliğe 1972 yılında başlamıştır. İlk görev yeri, Uşak İmam Hatip Lisesidir. Burada görev yaptığı üç yıl boyunca edebiyata ve şiire meraklı yüzlerce öğrenci yetiştirir.
Bu öğrencilerden biri de, kendisi gibi şair, yazar ve öğretmen olan Arif Altunbaş’tır. Şu satırlar ona ait:
“Birçok kıymetli bilgiyi birçok değerli hocalarımızdan öğrendik. Ama bunlardan birisi vardı ki o sırtındaki batının paslı bıçağıyla derse giren Büyük Doğu cephesinin yiğit savaşçısı Mehmet Akif İnan’dı.
Hayatımın akışı onun sırtındaki ‘paslı bıçak’ınaçtığı yaradan sızan kanı görünce değişti. Hayatımız milletin sırtındaki o kanı durdurmak için mücadele etmekle geçti.
Biz sevdayı, davayı, kavgayı ve Allah yolunda dimdik durmayı, ölünceye kadar bu yolda mücadele etmeyi ondan öğrendik.
Nice hocalar gördük. Şüphesiz hepsinin üzerimizde hakkı vardır. Ama M. Akif İnan Hocamızın gönlümüzde ana kucağı gibi sıcacık, apayrı bir yeri vardı.
O bizim hocamızdı, birçoklarının da Akif ağabeysiydi. Onun Anadolu kıtası kadar büyük yüreğinde hepimize yetecek kadar ayrı köşk yer vardı.” (http://www.haber7.com/yazarlar/arif-altunbas/973746-bir-akif-inan-hocamiz-vardi)
Akif İnan’ın1977’den 1980’e kadar Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünde Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptığını görüyoruz.
Anarşinin zirve yaptığı, her gün olayların çıktığı, bu yüzden okulların sık sık kapanmak zorunda kaldığı yıllardır. Bir yandan inandığı gibi yaşamanın mücadelesini verirken, bunun için gazete ve dergilerde en keskin yazılarını yazarken, konferanslarda konuşurken, mitinglerde, yürüyüşlerde en önde görünürken, bir yandan da her görüşten öğrenciye hocalık yapmak kolay değildir. Akif İnan, buna rağmen görevini hakkıyla yapmıştır. Öğrencilerine sadece edebiyat bilgisi değil, edebiyat sevgisi de kazandırmıştır.Onlarla sadece okulda ve derste değil, okul dışında da beraber olmuş, okuma yazma üzerine sohbet etmiş, böylece hayatı paylaşarakhayat dersi de vermeye çalışmıştır.
Eğitim öğretime ne kadar önem verdiğini,kendisi de edebiyatçı ve öğretmen olan o dönemdeki öğrencilerinden OsmanÇeviksoy‘un anlattığı şu olay çok güzel özetliyor:
“70’li yılların sonunda bir gün, okulda-Gazi Üniversitesi’nde- olaylar çıktı. Bir kısım öğretmenlerleöğrenciler panzerlerin korumasında okuldan ayrılmışlardı.Öğretmenler odasına girdiğimde Akif İnan Hocamızlakarşılaşınca şaşırdım. Bütün öğretim üyeleri gitmiş, yalnızo kalmış. “Hocam, siz hâlâ burada mısınız?”“Evet, kimi götürürlerse götürsünler, umurumda değil!Eğitim engelleniyor, eğitim!”Mehmet Akif İnan, siyasî yönetimin ve karanlıktaki birilerinin eğitimi engellediğine inanıyordu.”(Tanıklığımla Eğitim-Bir ve Mehmet Akif İnan (1992-2000) / Nurettin Sezen s.143)
Yine o dönemden öğrencisi olup daha sonraki yıllarda da kendisiyleyakın ilişkisini sürdüren yazar Erbay Küçet ise kendi üzerindeki etkisini şu cümlelerle ifade etmektedir:
“O’nu üniversite yıllarında tanıma bahtiyarlığına kavuşanlardandım. Hayatımın onu tanıdıktan sonraki dönemlerinde tavır, duruş ve ilke adına ne kazanımlarım olduysa hocamın etkisidir. Onunla her konuşmamda heybetli duruşuna hayranlığımdan sevgim ve saygım bir kat daha artardı.
Necip Fazıl Kısakürek Üstâdımızın yanında bulunarak onun fikrî ve sanatsal damarından yararlanmış Akif İnan’ı karşımızda ders anlatırken bulmak hem mutluluk hem de heyecan veriyordu. İlk gördüğüm gün tavrı ve duruşu ile beni cazibesi altına almıştı.”http://erbaykucet.com/?page_id=2
DTCF’nin Türkoloji Bölümünden sınıf arkadaşı olan Oktay Çağlar ile yolları Gazi Eğitim Enstitüsünde bir kere daha kesişiyor. Bir ara Mektupla Öğrenim Merkezi, kendilerinden 15 gün içinde “Yeni Türk Edebiyatı” ile ilgili bir ders kitabıhazırlamalarını istiyor; Akif İnan’ın yüksek çabaları ile kitabı 14. günde teslim ediyorlar.
Oktay Çağlar sınıf ve mesai arkadaşını şöyle anlatıyor:
“Bence bir öğretmenin en iyi değerlendiricisi ve müfettişi öğrencileridir. Gazi Eğitim Enstitüsünde birlikte çalışırken; onun öğrencilerinin kendisine gösterdikleri saygı ve sevgiyi çok yakından izledim.
Akif’in öğretmenliği sınıflarla sınırlı kalmaz, koridorlarda, öğretmenler odasında, hatta çok zaman evinde devam ederdi. Öğrencileri, çiçeğin balözüne hücum eden arılar gibiydiler. O sert görünüşlü, ağırbaşlı insan, öğrencileri ile birlikteyken, adeta bambaşka bir kişiliğe bürünürdü. Severdi öğrencilerini; onlar da onu severlerdi. Mesleğini ibadet gibi, kutsal bir görev gibi icra eden insanlardandı.” (Mehmet Akif İnan Kitabı, s 133)
Akif İnan, daha sonra Ankara Fen Lisesi öğretmenliğine atanır. Vefatına kadar bu lisede öğretmenlik yapmıştır.
Ankara Fen Lisesi, Milli Eğitim Bakanlığının yaptığı ortaöğretim kurumları sınavlarında Türkiye’de en yüksek puanla öğrenci alan ilk bir iki okuldan biridir. Buradaki öğrenciler, çok zeki ve çalışkan olup esas ilgileri sayısal dersler denilen matematik ve fen bilimlerinedir. Onun için bu okulda, edebiyat, tarih, coğrafya gibi sözel derslerin öğretmenlerinin işi çok zordur. Onlara kendini kabul ettirmek, derse ilgilerini çekmek ve çalışmalarını sağlamak her öğretmenin harcı değildir. Ancak Akif İnan, yapısı, birikimi ve sevecen yaklaşımı ile kendini onlara da kabul ettirmesini bilmiş, dahası sevdirmiştir.
Fatma Nur Hançer adlı öğrencisinin dediğine göre öğrencileri kendisine “Makif Baba”lakabınıtakmışlar. “Gerçekten de bizlere baba şefkati gösterir, öğrencileri (dersine girip girmemeyi ayırt etmeksizin) her zaman kollardı. (Bizim sınıfa) Dersleri öğleden sonra 7,, 8. Saatlere rastlardı. Gece geç saatlere kadar ders çalışan çoğu arkadaşımız günün verdiği yorgunlukla, ders sırasında uyuyakalırlardı. Hiçbir ikazda bulunmaz, sadece uyuyanın hasta olup olmadığını sorar, rahatsız olanları yurda gönderirdi. Uyuyan sıra arkadaşını dürterek uyandırmaya çalışan bir arkadaşımıza “elleme uyusun” demişti. Hasta olmadığını, gece ders çalıştığını, 2.5 saat uyuyabildiğini öğrenince çok üzülmüştü. Çünkü sürekli ders çalışan, bir şeyler ezberleyen, sanattan, edebiyattan, musikiden anlamayan dünyalık insanlar olarak yetiştirildiğimizden bahseder ve bize acırdı. Derslerinde motamot kitaba bağlı kalmazdı. Pek çok karardan bizi bilgilendirmeye çalışırdı. Ağdalı gazelleri, kasideleri kendine has, kolayca anlayabileceğimiz bir üslupla yorumlardı. Arada bir kendi şiirlerini deokurdu. Derslerinde olduğu gibi kompozisyon ve edebiyat yazılılarında da elinden gelen kolaylığı gösterirdi. Not için ezberlememizi değil, öğrenmek için çalışmamızı isterdi.”

“Sık sık Türkçe konuşamadığımızdan, bildiğimiz üç beş kelimeyi de yanlış teleffuz ettiğimizden şikayet ederdi. Şık giyinmeye özen gösterirdi. Öğretmenlikten başka pek çok önemli görevi olduğu halde, çok sık şehir dışına toplantılara gittiği halde derslere gelmemezlik etmezdi.” (Yedi İklim Sayı 120/2000, s. 47)
Sendikada özel kalem ve danışmanlık görevlerini yapan ve kendisini yakından tanıma imkanıbulan İsmail Tezer, “Rahatsız olduğu veya sendikal çalışmalar için il dışına çıktığında rapor alalım dediğimde “öğretmenlik hayatında hiçbir zaman derslerini aksatmadığını” söylerdi” demektedir. (Yedi İklim Sayı 120/2000, s. 69)
Hayattayken kendisini her zaman arayan, okulda, evde, sendikada ziyaret eden öğrencileri, hastayken de onu yalnız bırakmamışlar, sık sık ziyaret etmişlerdir. Nurettin Sezen anlatıyor:
“Gazi Üniversitesi Hastanesi’nde Mehmet Akifİnan’ın yanında oturuyorduk. Ziyaretçilerin ardıarkası kesilmiyordu. “Gelenler var” dediler. Bu gelenlerfarklıydı. İkisi kız, biri erkek üç öğrencisiydi. Ankara Fen Lisesi’nden, hocalarını ziyarete gelmişlerdi.Öğrencilerini karşısında gören Mehmet Akif İnan’ınhali birden değişti. Büyük bir enerji kazanmıştı sanki,dinçleşmişti.Bizlere, “Ahmet Bey, Nurettin Bey, Mehmet Beyciğim”diyen Mehmet Akif İnan öğrencilerine çok daha yakınilgi gösteriyordu.Hallerini, hatırlarını, diğer arkadaşlarını sorarken hep “güzellerim, şekerim, tatlım” diye hitap ediyordu.” (Tanıklığımla Eğitim-Bir ve Mehmet Akif İnan (1992-2000) / Nurettin Sezen s.142)
Hayattaki son 24 Kasım Öğretmenler Gününde Fen Lisesi öğrencileri kendisini okula davet ediyorlar. O da kırmayıp gidiyor ve bir konuşma yapıyor. Konuşması sık sık ayakta alkışlarla kesiliyor, “Makif Baba” tezahüratları ile ve gözyaşları ile salondan uğurlanıyor.
Vefatı üzerine internette Ekşi Sözlük’te adına açılan bölümde bazı öğrencilerinin onun için yazdığı cümleler da, öğretmenliği ve öğrencilerle ilişkisi hakkında bazı ipuçları vermektedir:
“Fen Lisesi gibi bir okulda bile öğrencilerine edebiyatı sevdirebilen hocamız.”
“Tarikat olaylarına oldukça yakındı, ancak bunu derslerinde pek yansıtmazdı. Öğrenciyi sever, onlarla tartışırdı. Kendi iddiasına göre caz da dinlerdi ki, sanırım bebop severdi…”Yavrucuuumm, kelimelerin sonunu uzatmayiiiiin” ünlemesi, sınıf konuşurken “duuuurrrrr” diye bağırması meşhurdu. Öğrenciyi, “siz burada özlemini çekiyorsunuz” diyerek evinde çiğköfte yemeye çağırır, bu çağırmada öğrenciler arasında kendi düşüncesine yakın uzak ayrımı yapmaz, çiğköfteyi ilerlemiş yaşına rağmen kendisi yoğururdu… Siyasi – dini görüsü, hayat felsefesi bana inanılmaz uzak olsa da, insan olarak çok iyi bir insan olduğunu itiraf etmem lazım.”
“Açık görüşlü, makul, mantıklı, süper bir adamdı… Yaptığımız Urfa-Diyarbakır kavgaları hala hatırımdadır. Bir çiğköfte tartışmasında artık dayanamamış, bana “ha…tirordanyavrucuuuuuum”u yapıştırmıştı rahmetli. Anısıönünde saygıyla eğiliyorum.”
Eğitim meselesi medeniyet meselesidir.
Akif İnan, bir yandan mevcut sistem içinde ve çok zaman sisteme rağmen öğretmenlik görevini en iyi şekilde yapmaya çalışırken, bir yandan da sendika yoluyla sistemi değiştirmenin, dönüştürmenin mücadelesini vermiştir. Eğitim-Bir-Sen’in toplantılarında, bültenlerinde, gezilerinde, radyo ve televizyon programlarında, gazete ve dergilere verdiği mülakatlarda, diğer sendikalarla ve hükümet yetkileri ile yaptığı görüşmelerde, her fırsatta eğitim öğretim ile ilgili görüşlerini dile getirmiştir.
O’na göre eğitim meselesi bir medeniyet meselesidir. Tanzimat’tan beri koparıldığımız medeniyetimizi, çağın ihtiyaçları doğrultusunda yeni bir okumaya tabi tutarak ihya etmenin yolu, gelecek kuşakları bu bilinçle yetiştirmekten geçmektedir. Bunun için de;
“Bu ülkeye öncelikle bir zihinsel inkılap gereklidir. Bu eğitim düzeninin değişmesi gereklidir. Bu değişim gerçekleşmedikçe, ne ekonomimiz ne politikamız ne de terör hallolur. Çünkü bunları düzeltecek insandır. İnsanı da yetiştirecek eğitim kurumları değil midir? Kısacası önce zihinlerde bir devrim gerçekleşmelidir. Bu ters, soysuz statükodan kurtulmalıyız. Bundan kurtulmadıkça her köşe bucağa bir okul açsanız ve her yurttaşımıza geçimini rahatlıkla sağlayacak bir iş bulsanız; Türkiye kurtulmuş olamaz. Aksine sorunları büyür, emperyalizme azad kabul etmeyen kapı kulu oluverir.”derdi. (Mehmet Akif İnan Kitabı, s.136)
Bu zihinsel inkılabı gerçekleştirecek olanlar da öğretmenlerdir. Çünkü gelecek kuşaklar, öğretmenlerin rahle-i tedrisinden geçmektedir. O halde bir yandan sistemi değiştirip dönüştürmeye çalışırken, bir yandan da sistemin en önemli ayağı olan öğretmenlik kurumunu olması gereken niteliğe kavuşturmak gerekir. İşte Eğitim-Bir-Sen bunun için kurulmuştur. Akif İnan, öğretmenleri bir çatı altında örgütleyerek, ülkenin eğitim öğretim sistemine etki etmeyi hedeflemiştir. Yine sendika aracılığı ile idealindeki gençliği yetiştirecek olan öğretmenlerin, yetiştirilmesinden, atanmasına; çalışma şartlarından, ücretlerine; özlük haklarından, özgürlüklerine kadar her alanda iyileştirmeler yapılmasının mücadelesini vermiştir.
O’nun savunduğu medeniyet davası ve bu davanın olmazsa olmazı olan eğitimde zihniyet inkılabı, onun yolundan gidenler için bir ufuk çizgisidir.

Ayrıca Bakınız

Başkan; ”Cehalet karanlığını yırtıp atacağız” dedi.

Diyanet Akademisi Başkanlığı Birinci Dönem Aday Din Görevlileri mezuniyeti vesilesiyle, güzel bir atmosferde, böyle anlamlı …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir