Cumartesi , 25 Mayıs 2024
Son Dakika Haberler

MUTLULUK ÜTOPYASI

.“Evet, o kadar mutluyuz ki diğer gezegenlerden bizlere teklif geliyor. Gelin, burada da kendi sisteminizi oturtun. Bizler de öğrenelim nasıl mutlu olunduğunu…” diyor mutluluk gezegeninin yetiştirdiği 26. bilim adamı Ömer Bey.

  • “Daha çok tazeyiz. Burada yaşamı yeniden keşfettik ve biz insanlar olarak hiçbir dert-tasa içerisinde değiliz. Sadece mutluluğun formülünü bulduk ve bu formülü biraz fazla kullandık…” Bunu da söyleyen Mr. White. Bu dünyayı keşfeden ilk bilim adamlarından birisi…

Gezegenin her tarafını karış karış geziyorum. Bizim dünyayla karşılaştırma fırsatı buluyorum. Toprağı aynı, suyu aynı, havası aynı… Peki, nedir bu mutluluğun formülü diye soruyorum bilim adamlarına. Gülüp geçiyorlar. Sanki “Bambaşka bir dünyada yaşıyorlar.” sözünün ispatı gibi karşımda oturuyorlar.

  • “Sizce mutlu olmak çok mu zor?” diye soruyor bana Mr.White.
  • “Bu kadar mutsuzluğun arasında mutlu olmak… Bence zor.” diyorum ben de.
  • “Hangi mutsuzluklar?” diye soruyor Ömer Bey.

Bu soru düşündürüyor beni… Aslında çok basit bir şekilde “Dünyadaki kıtlık, savaşlar, ekonomik çıkarlar… vs.” diyebilirdim. Ancak biraz dürüst olmak gerekirse bu sorunları bizim dünyamızda umursayan pek yok. Ben bile farklı bir gezegene yolculuk etmeme rağmen ilk olarak çılgınlar gibi gezmeyi ve haz almayı düşünürken ikinci planda işimi yapma gereği duyuyorum.

  • “Hangi mutsuzluklar…” diye tekrarlıyorum kendi kendime. “Açlık!” diyorum, çünkü aklıma gelen ilk şey açlığın ta kendisi.
  • “Maddi açlıktan mı bahsediyorsunuz?” diyor Ömer Bey. “Peki bunun sebebini düşündünüz mü?”
  • “Tabi ki!” diyorum kendimden emin bir şekilde. “Dünyamızda sivil toplum kuruluşlarının az olması…”

Mr. White elindeki raporu bana uzatıyor ve ekliyor:

  • “Bizim dünyamıza sizin bahsettiğiniz sivil toplum kuruluşları uğramadı.” diyor gülerek ve devam ediyor: “Ve kimse de çıkıp açlıktan şikayet etmiyor.”

Önce şaşırıyorum. Raporu incelerken gerçekten de yaşam kalitesinin bayağı üst seviyelerde olduğunu görüyorum. Ardından:

  • “Siz, yeni gezegensiniz. Her şeyiniz taze; toprağınız, suyunuz, havanız… Oysa bizim milyarlarca yıllık geçmişimiz var. Bu sebepten…” diyecek oluyorum ama:
  • “Buna rağmen refah seviyesi çok düşük…” diyor Ömer Bey.

“Haklı…” diyorum kendi kendime. “Sen bu kadar yıl dünyada yaşa ama dünya için hiçbir şey yapma. Herkes, her dönem aynı şeyleri tekrar etsin.”

  • “Telefonunuz var mı?” diyor Mr. White. Sanki telefonumu kullanmak için soruyormuş gibi cebimden çıkarıyorum yardımsever bir edayla.
  • “Bizim gezegenimizde bunlardan yok.” diye ekliyor yeniden. “Çünkü insanların dikkatleri bozuluyor bu metal yığınlarını kullanınca. Çok kullanmak ise zeka geriliği yaratabiliyor. Asosyalleştirebiliyor insanlarımızı. Sizden rica etsem pencereden dışarı bakar mısınız?” diyor.

Dışarı bakıyorum. Herkes birbirleriyle meşgul. Gülüyorlar. O kadar mutlu ediyor ki bu beni… Çocuklar misket oynuyor, yaşlılar ve gençler birbirleriyle konuşuyor, kimileri kitap okuyor, kimileri müzik dinliyor… Ama kimse, kimseyle bağlantısını koparmıyor.

  • “İşte, özlediğim manzara…” diyorum.
  • “Açlıktan bahsediyorduk, değil mi?” diyor Ömer Bey.

Dikkatimi tekrar topluyorum. “Evet.” manasında kafamı sallıyorum. O da söylüyor son cümlelerini:

  • “Aslında açlık, maddi olarak doyurulabilen bir şey. Bunu midemiz yoluyla gerçekleştirebiliriz. Ancak insan, maalesef gözleriyle yemek yiyemiyor. Gözlerimiz çoğu zaman aç bir şekilde etrafını süzüyor… Ancak gözlerimizidoyurmanın bir yolu var: göz kapaklarımızı, göz bebeklerimizin üzerine indirmek.” Şaşırmış gözlerle bakıyorum. Ne yani, karanlıkta mı yaşayacağız? diye düşünüyorum. O da sanki duymuş gibi:
  • “Hayır, karanlıkta yaşayalım demiyorum.” diyor ve devam ediyor: “Gözlerimizi acıktıracak şeylerden kaçınalım, diyorum. Bakmayalım onlara; bırakalım lüksü, savurganlığı ve israfı…”

Ömer Bey’in ve Mr. White’ın elini sıkarak bu yolculuk için teşekkür ediyorum. Bu röportajın dünyada yayınlanacağını söyleyerek aracıma biniyorum. Tekrar gelmek için söz aldıktan sonra dünyamıza gidiyorum ve bu formülü insanlara vermek için sabırsızlanıyorum…

2328 – Ocak…

Ayhan Dönmez *

Tüm Yazıları →
Ayhan Dönmez

Ayrıca Bakınız

BİR KATİL NASIL DOĞAR (BÖLÜM 2)

BÖLÜM 2 “TEHLİKELİ OYUNLAR, PAHALI OYUNCAKLAR” Saat 21:07’yi gösteriyordu. Çocuk, babasının yanına yaklaşarak: “Babacım, telefonunla …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir