Pazar , 14 Nisan 2024
Son Dakika Haberler

Eski Bir Yara

Eski Bir Yara
Reşat Nuri Güntekin
Ben, annemden üç yaşında öksüz kaldım. Babam, kasabamızdaki Guraba Hastanesinin kapıcısıydı.

Eskiden jandarma onbaşısı imiş… Attan düşmüş… Ayağı kırılmış… Üç ay hastanede yatmış… Fakat tamamıyla iyi olamamış… Bastonsuz gezemezdi… Topal, jandarma olamayacağı için işinden çıkarmışlar… Fakat çoluk çocuk sahibi bir adam olduğunu düşünerek yattığı hastanenin kapıcılığına kayırmışlar…

O vakit, evimiz çok kalabalıkmış… Annem, büyükannem, dul bir halam, iki de kardeşim… Bu altı nüfus babamın eline bakarmış… En arkaya kalan annem de gidince biz evde iki kişi kalmışız…

Babam, sabahleyin hastaneye giderken beni uzak akrabalarımızdan bir ihtiyar kadının evine bırakır, akşam dönerken alırmış… Bir elinde zenbili, bir elinde ben, baba oğul evimize gidermişiz… Bu zamandan aklımda kalan şey, ufak ufak gübre yığınlarıyla dolu bir bahçede tavuklarla oynadığım ve ara sıra kocakarıdan dayak yediğimdir.

O vakitler babama çok sıkıntı veriyormuşum… Sakat bir adamın bütün gün yorulduktan sonra, bir de geceleri çocuğa bakması müşkül iş… Fakat beni çok sevdiği için şikâyet etmezmiş… Bazı geceler uzun uzun ağlarmışım… Besbelli kocakarıdan yüz bulamadığım için geceleri ona nazlanırmışım.

Komşular bu sese nasıl tahammül ettiğini sordukları vakit babam: “Ev halkı söz birliği etmiş gibi birer birer çekilip gitti. Eski şenlikten bir onun sesi kaldı. Çok görmeyin!” dermiş.

Dört, beş yaşıma gelince ona iyi bir arkadaş hatta muavin olmaya başladım.

Bu zamanları çok iyi hatırlarım. İhtiyar akrabam ölmüştü. Artık hastaneye beraber gidip geliyorduk. Çok meraklı olduğu için beni kat kat giydirir, başımı boynumu yeşil bir yün atkı ile sararak hastane kapısı önündeki küçük kulübeye oturturdu.

Hâlime göre vazifelerim de vardı. Mesela hastane bahçesine giren köpekleri değnekle kovalamak bana ait bir işti. Hatta doktorlar için bakkala da gider gelirdim.

Mühim vazifelerimden biri de hastaneden çıkan cenazeleri takip etmekti. Bu kimsesiz ölülerin arkasında ekseriya hastane imamından, bir de benden başka cemaat bulunmazdı.

Babam, konuşmayı çok seven tatlı dilli bir adamdı. Evde benden başka insan olmadığı için, çaresiz benimle konuşurdu. Hem de yaşlı başlı bir insanla konuşur gibi.

Bana aklı erdiği kadar ahlaktan dinden, tarihten hatta politikadan bile bahsederdi. Her işimizi kendimiz görürdük. Moskof muharebesinden kalma türküleri söyleyerek çamaşır yıkar, tahta siler, sökük dikerdik.

Böyle böyle on iki yaşıma geldim. Fakat çok çelimsiz, kavruk bir çocuk olduğum için kimse bana, sekizden fazla demezdi. Onun için yaşlı başlı adamlar meclisinde, mesela geçinme müşkülatından, aile dirliksizliklerinden yahut belediyenin yolsuzluklarından en pişkin ve sefadide insan gibi bahse başladığımı işitince herkes şaşakalırdı. Fakat ne de olsa çocuktum. Bu çocukluk, bana öyle bir iş ettirdi ki bugün kırk beş yaşında, damat, gelin sahibi bir insan olduğum hâlde elan acısını unutamam.

Memleketimiz, bitip tükenmez zeytin ormanları arasında şirin, sakin bir kasabaydı. Yaz, kış üstünden güneş, etrafından yeşillik eksik olmazdı. Şiddetli yağmuru, fırtınası bile olmayan bu memlekette, bir gün en beklenilmez bir kıyamet koptu: “Muharebe!.. ”

Hudut, dört saat ötemizdeydi. Kasaba, birkaç saat içinde alt üst oldu. Ahalinin bir kısmı çoluk çocuğuyla gerilere kaçıyordu. Fakat kimsesizler, fakirler buna çare bulamıyorlardı. Biz, tabii, kalanlar arasındaydık. Babamın vazifesi vardı. Sonra bugünden yarına yiyecek ekmeği yoktu. Kasaba bir kışla hâline geldi. Çarşılar kapandı. Boş evler asker tarafından işgal edildi. Bozuk kaldırımlı sokaklardan gece gündüz süvari kafileleri, top arabaları geçiyordu.

İki gün sonra uzaktan uzağa top sesleri başladı. Ben korktukça babam ya bir şey bildiğinden yahut da sırf beni teskin için:

— Korkma Halil… Düşman buraya gelmeyecek. Askerlerimiz inşallah onları darmadağın edecek, uzaklara doğru sürüp götürecek, diyordu.

Babamın sözleri doğru çıktı. Bir iki gün içinde top sesleri yavaş yavaş uzaklaştı, sonra büsbütün kaybolup gitti.

Bu muharebe, uzaklardan geçen bir fırtınaya benzemişti. Gelen haberler çok iyi idi. Askerlerimiz düşmanı önüne katmış sürüp götürüyordu.

Kaçanlardan bir kısmı geri geldi. Çarşıda tek tük dükkânlar açıldı. Fakat kasaba, o kışla hâlini bir türlü kaybetmiyordu. Muharebeye giden taburlar hep oradan geçiyorlardı. Kasabada erkek kalmamış gibiydi. Eli silah tutanlar asker olmuşlar, yahut gönüllü çeteleri teşkil ederek ordunun peşine takılmışlardı.

Babam da bunların arasındaydı. Fakat doğrusunu söylemek lazım gelirse o, kendi isteğiyle gidenlerden değildi. Bana demişti ki:

— Oğlum, bizim doktorlar muharebe yerine daha yakın bir yerde hastane kurmaya gidiyorlar… Yaralıları buraya kadar getirmek güç olacak. Ellerinde işe yarar adamları az… Hastanenin eski emektarı diye beni de götürüyorlar… Vazifeden kaçılmaz… Zaten gideceğim yer uzak değil… İki üç saatlik bir köy… Haftada bir iki defa yine seni görmeye gelirim… Artık kocaman oldun. Komşulara da tembih ettim. Sana bakıverirler, dedi.

Babamdan ilk defa ayrıldığım ve evde yalnız kaldığım için ilk günlerde biraz mahzun olmuştum. Fakat çabuk alıştım. Gitgide bu hürriyetten hoşlanmaya da başladım. Eskiden babam beni burnunun dibinden ayırmazdı. Şimdi geceye kadar mahalle çocuklarıyla sokakta, kırda oynardım.

Babam, haftada bir iki kere beni görmeye geleceğine dair verdiği söze sadık kalmıştı. Sık sık izin alıyor, cepheye gidip gelen nakliye arabalarından birine binerek kasabaya geliyordu.

Geleceği zamanları da öğreniyor, kasabadan yarım saat uzaktaki bir köprü başında onu karşılamaya gidiyordum.

— Vay benim Halil’im, diye yüzümü gözümü öpüyordu.

Adamcağız, her defasında, yıllardan beri hasretimi çekiyormuş gibi ağlıyor:

Babam, bana bir kırmızı mendil içinde yiyecek getirirdi: Peksimet, kahve şekeri, zeytin, un, yağ hatta et… Sonra gaz, kömür, sabun gibi şeyler almak için bir bakkalda da bana kredi açmıştı. Bundan başka ihtiyat olarak para da bırakırdı.

O yokken âdeta bir ev efendisiydim. Kendi elimle yemeği hazırlar, yatağımı yapıp kaldırırdım, odamı temizler, çamaşırımı yıkardım. Hatta bazen büyük adam gibi eve misafir davet ettiğim de olurdu.

Bu, bana bir büyük adam gururu verirdi. Babamın evde kaldığı geceler geç vakte kadar ocak başında oturur, konuşurduk. O, bana muharebe hakkında yaralılardan aldığı havadisleri, bire on katarak anlatır; masala, destana benzeyen bitip tükenmez sözler söylerdi.

Bir gün babamın mendilinden bir sustalı çakı ile bir altın halka, bir de meşin kaplı defter çıktı.

Babam, derin bir of çektikten sonra dedi ki:

— Halil! Dün gece hastanede dağ gibi bir babayiğit öldü… Hüdai Halim, babam öldüğü zaman bu kadar yanmadım… Bu delikanlı bir gönüllü çetesiyle cepheye gitmiş… Birçok kâfir öldürmüş… En sonra düşman bu çeteyi bir dere kenarında sıkıştırmış. Gönüllüler birer birer şehit olmuşlar… Bir bu delikanlı kurtulmuş… Tek başına kalınca yıkık bir su değirmenine saklanmış… Birçok aramışlarsa da bulamamışlar… Akşam ortalık kararınca çıkmış… Bizimkilerin tarafına doğru geliyormuş… Yolda üç düşman askeri rasgelmiş… İki neferle bir çavuş… Davranıp silah çekmelerine meydan vermeden üzerlerine atılmış… Üçünü de tepelemiş… Bu çakı, yüzük ve defteri düşman çavuşunun cebinden almış… Ne çare ki boğuşma esnasında o da birkaç yerinden yaralanmış… Kanı aka aka bizim hastaneye getirdiler… Üç gün yaşadıktan sonra dün gece sabaha karşı öldü… Öleceğini anladıktan sonra bu yadigârları bana bıraktı… Kıymetli bir hatıradır… Dolabın gözüne kitleyelim de dursun…

İkimizin de uykusu yoktu. O gece, sabaha kadar bu delikanlıya acınıp ağladık. Babam zaten yufka yürekli bir ihtiyardı. Ben de on iki yaşında cılız, içli bir çocuk…

Aradan bilmiyorum ne kadar zaman geçti. Muharebe başlarken birkaç gün içinde darmadağınık olacağı tahmin edilen düşman askeri dayanıyordu.

Şehirde kıtlık başgöstermeye başlamıştı. Herkes düşünceliydi.

Fakat çocuklar için bu muharebe hiç bitip tükenmeyen bayramdı. Ne mektep vardı ne arayıp soran… Asker gibi çocuklar da hep bir arada tabur hâlinde sokakları dolaşıyorlar, oyun oynuyorlardı. Bu çocuklardan ekserisinin cephede babaları, kardeşleri, akrabaları vardı. Onların kahramanlıklarına ait vakalar anlatırlar, kendilerine bir iftihar payı ayırırlardı. Hele bilhassa Hristiyan çocuklarıyla konuşurken…

Babası, kardeşi hakkında anlatılacak vakası olmayanlar pek azdı. Ben de bunlardandım. Topal bir hastane hademesinin hangi kahramanlığıyla iftihar edebilirdim?

Bu acı, beni yalancılığa sevk etti. Babamın en ehemmiyetsiz bir vakayı süsleyip püsleyerek kocaman bir hikâye hâline getirmek huyu besbelli bana da geçmişti.

Çekmecedeki saklı çakıyı, yüzüğü, cüzdanı cebime koydum. Yabancı mahallelerin yabancı çocuklarına karışarak dolaşmaya başladım.

Hastanede ölen genç gönüllünün vakasını babama mal etmiştim. Fakat hikâyeyi inanılacak bir şekle sokmak için çok değiştirmiştim. Babam bir gün yaralıları taşımak için cephede dolaşırken bir düşman çavuşuna tesadüf ediyor, onu öldürüyordu. İnanmayan olursa cebimden çavuşun resimli cüzdanını, yüzüğünü, çakısını çıkarıp gösteriyordum.

Çocuklarda değil, büyüklerde de harikulade şeylere inanmak ihtiyacı o kadar çoğalmıştı ki benim bu hikâyeme de inanıyorlardı. Babamın sakat ayağını bin meşakkatle sürüyen, tavuk kesmekten ürken kocakarı gibi bir adam olduğunu nereden bileceklerdi!

Bir gün kasabada bir kıyamet daha koptu. Ordu bozulmuş, geri geliyordu. Ahalinin büyük bir kısmı ricat eden ordunun peşine takılarak tekrar kasabadan çıktı, biz yine kaldık. İki gün sonra düşman askeri mızıka çalarak kasabaya giriyordu.

Seyyar hastane dağılmış, babam kasabaya dönmüştü.

O fakir sakat hastane hademesi, ben minimini bir çocuk olduğum için korkacak bir şeyimiz yoktu. Yalnız düşman askeri geldi. Birisi gâvurca anlamadığım bir şeyler söyleyerek elimden tuttu, beni iki sokak ötemizdeki karakola götürdü. Orada birkaç zabitle altı çocuk vardı. Bunların beşi Hristiyandı. Türkçe bilen bir zabit:

— Bu mu?

Diye sorarak çocuklara beni gösterdi. Onlar: “Evet.” diye tasdik ettiler. Zabit, bu sefer bana döndü:

— Çocuk… Senin baban bir şeyler yapmış… Bunlara söylemişsin… Bize de anlat bakalım… Korkma, doğrusunu söylersen bir şey yok, dedi.

Fena hâlde korkmuştum. Sadece:

— Yalan… Ben söylemedim, diye inkâr ediyordum.

— Bunlar ne, diye eliyle arkamdaki kapıyı gösterdi. Beni evden almaya gelen askerlerden birinin elinde sustalı çakıyı, cüzdanı, defteri gördüm.

Zabitler, aralarında gâvurca bir şeyler konuşarak bu eşyayı elden ele gezdiriyorlardı. Bana artık bir şey söylemediler. Birisi kolumdan tutup sokağa attı.

O akşam, babamı düşmana silah atan birkaç sivil Müslümanla beraber kurşuna dizdiler.

Sonradan anlattılar ki babamı, elleri kelepçeli olduğu hâlde, süngülü askerler arasında kasabadan çıkarmışlar… Bastonu elinde olmadığı için topal ayağıyla arkadaşlarına yetişemiyormuş… Geri kaldıkça düşman askeri arkasından süngü ile dürtüklüyormuş… Giderken gözü hep yol kenarındaki çocuklardaymış… Besbelli onların arasında beni de görmeyi ümit etmiş…

Ayrıca Bakınız

Sofradan doymadan kalmak

İbni Haldun ”İNSANI AÇLIK DEĞİL, ALIŞTIĞI TOKLUK ÖLDÜRÜR” İbni Haldun Endülüs İslam Medeniyetinde yetişen büyük …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir