Adalet; denge, yeterli denklik ve yeterli karşılık anlamına gelir. İnsanın ve kâinatın bütün yaratılış ve yaşam sürecinin uyum içinde sürmesini ifade eder. Hangi durum ve yaşam alanı olursa olsun, yeterli denklik esastır. Matematiğin “İki kere iki dört eder.” gerçeği gibi…
Denk olmayan bütün eşleşmeler sapmaya, bütün sapmalar da hikmetin bozulmasına ve nihayetinde zulme yol açar. “İki çarpı iki kaç eder?” sorusuna “dört eder” dışında verilen bütün cevaplar nasıl sapmaya yol açarsa, hikmetin alternatifi olarak üretilen her durum da zulme yol açar. Telefonun şifresine denk ölçüler kullanılmadığında telefonun açılmaması gibi, adaletin hikmetle bağı koparıldığında da doğru iletişim ve istikrar hiçbir alanda sağlanamaz.
Adalet, bireysel ve toplumsal alanın her anını kuşatan bir kavramdır. Yapılan işe karşılık gelen, yapılacak işi doğru destekleyen, olması gerekeni ertelemeyen her karar adildir.
İnsanın yaratılışına konan denge, yaşayacağı hayata göre hazırlandığının göstergesidir.
“Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabb’ine karşı seni ne aldattı?” (İnfitar, 82/7-8)
Bu sorunun sebeplerinden ilki, insanın adil davranmayışıdır. Adalet kavramının sadece resmî kurumların kararlarına sıkıştırılması yanlıştır. Adil olmakla yükümlü insanın aldığı her kararın, yaptığı her işin, söylediği her sözün, hatta bakışının adaletle yakından ilişkisi vardır. Mahkemenin kararı da diğer bütün kararlar da fıtrata uygun olmak zorundadır. Her karar, ilahî karar ile uyum içinde olmalıdır.
Adalet herkesi ve her alanı ilgilendirir. İnsan; kendisine de ilişki kurduğu muhataplarına da aile içi ilişkilerde gerek ebeveyn olarak gerek çocuklar arasında, akrabalar arasında olsun, yaratılışla gelen denkliği korumak zorundadır. Tam burada şunu hatırlatmak isterim: “Benimle mi düzelecek?” sözü yanlıştır. Herkes kendi adil oluşunun hesabını verecektir. Bir kişinin adil olması topluma yetmese de adil olanın kurtuluşuna yeter.
Adalet, hak edişleri doğru tanımlamaktır. Burada adalet ile karıştırılan eşitlik algısını da ifade etmek istiyorum. Çağdaş, vahiy dışı kabullerin dayattığı adalete aykırı eşitlik çabaları, sosyal ve çevresel dokuyu bozan çok tehlikeli bir oyundur.
Bir gıdaya ulaşmak için iki kişiden birinin boyu uzun, diğerinin kısadır. Kısa olana eşit yükseklikte iki basamak verildiğinde, bu yükseklik onun gıdaya yetişmesine yetmiyorken diğerine iki basamak fazla gelmektedir. Yaşamsal gıdaya ulaşmak için kısa boyluya üç basamak, diğerine ise bir basamak yetmektedir. Sonuçta ikisi de gıdaya ulaşmıştır. Adil olan bu değil midir?
Gönderilen bütün elçiler gibi Hz. Peygamber (sav) de adaleti inşa etme, insanlara adil olma ve adil yaşama yolunu bildirmiştir. Ağızdan çıkan sözde, bir durum için alınan kararda, aleyhine olsa bile müminin, hakkı haklı olana teslim etme sorumluluğu vardır.
Rahman şöyle buyurur:
“Konuştuğunuzda, akraba bile olsa sözünüzde adil olun. Allah’ın ahdini yerine getirin. Allah size bunları öğüt almanız için buyurmaktadır.” (En’am, 6/152)
Rahmet sahibi olan Allah, kullarının adil olmasını dilemiştir. Rabb’e hakkıyla teslim olmak adil olmakla başlar. Allah’ın hakkına nankörlük etmek en büyük sapmadır. Vahiy, rahmetin tecellisi olarak insanlara adil yaşamayı, haklara saygılı olmayı, haksızlığı önlemeyi ve yaratılış kodlarını korumayı öğütler.
Adalet, mizan ve güç… Allah’ın indirdiği özel nimetlerdir. Kurulan insani düzenin terazisi bozuksa haklar gasp edilmişse güç kötüye kullanılmışsa kötülükler kaçınılmaz olarak zulmün sermayesi hâline gelir.
Hiçbir düzen rastgele kurulmaz. Adil bir düzen için, tevhit anlayışının vahiy zemininden doğru beslenmesi, adaletin gücünü hakkaniyetten alması ve toplumsal barışın esasını da sorumluluk bilincinin oluşturması gerekir.
İnsan fıtratı, adil yaşam koşullarına göre ayarlanmıştır. Hem bedensel hem de ruhsal olarak uygun ortamı bulamayan insan, sorunlar üretmeye başlar. Çağımızda maddi gücü kutsayan dünyaperestler, yeryüzünü ifsada sürüklemeye devam etmektedir. Adalet gerçeğinin içini boşaltıp sömürü düzenlerini dünyanın her yerinde dayatmaktadırlar.
Adalet, hikmetli karar verebilmenin sonucu olarak tezahür eder. Hikmet, bir şeyi yerli yerine koymaktır. Yerinden edilen her şey zulme uğramış demektir. Adaletin zıddı olan haksızlık/ cevr- eziyet, cefa, zulüm, haksızlık ve sitem- hakkı yerinden etmektir.
Adil olmak, yaşam kalitesinin yükselmesinin en temel ilkesidir. Adaleti sağlayan bireyler ve toplumlar, en azından dünyalık refahı yakalayabilirler. Haksızlık, canlı-cansız hiçbir fıtrata uygun değildir. Her haksızlık denge bozucudur.
Dengesi bozulmuş her durum, düzelinceye kadar sorun olmaya devam eder. Kişinin kendi hakkındaki tasarruflarından diğer tasarruflarına kadar dengeli olma çabası temel bir ihtiyaçtır. Adalet; hilkatin, fıtratın ve mülkün en temel esasıdır. Adaleti sekteye uğramış toplumların, anlık tedbirlerle selamete çıkması mümkün değildir. Aileden topluma uzanan bütün kararlar, hikmetli hükümler marifetiyle alındığında huzur, sağlık ve istikrar meyvelerini verecektir.
Adalet, keyfî bir durum olmaktan öte, Allah’ın kullarından istediği en önemli farzlardandır.
“Ey iman edenler! Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun, Allah için şahitlik eden kimseler olun. İnsanlar zengin olsunlar, yoksul olsunlar, Allah onlara sizden daha yakındır. Öyleyse siz hislerinize uyup adaletten ayrılmayın. Eğer adaletten sapar veya üzerinize düşeni yapmaktan geri durursanız bilin ki Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Nisa, 4/135)
Peygamberimizden bir örnek davranış:
Mekke’nin Fethi sırasında, Ebû Cehil ve Velid b. Muğîre’nin kabilesi olan Benî Mahzûm’dan bir kadın hırsızlık yapmış ve bu kadına had cezası uygulanmasına karar verilmişti. Bu soylu kabile, kadının cezadan muaf tutulması için harekete geçmişti. Birkaç teşebbüsten sonra kabile, Hz. Peygamber’in (sav) yanında oldukça hatırı olan Üsâme b. Zeyd’i aracı olarak göndermişti. Üsâme b. Zeyd (ra), gelip olayı Hz. Peygamber’e (sav) anlatınca Peygamber Efendimiz hiç olmadığı kadar sinirlenmiş ve defaatle şu sözü tekrar etmişti:
“Ey Üsâme! Sen Allah’ın koyduğu cezalardan birinin tatbik edilmemesi için aracılık mı yapıyorsun?”
Hiç beklemediği bir tepkiyle karşılaşan Hz. Üsâme, neye uğradığını şaşırmış ve ne kadar büyük bir hata yaptığını anlamıştı. Daha sonra Hz. Peygamber (sav), meselenin öneminden dolayı insanları toplamış ve onlara bir hutbe irat etmişti. O hutbenin bir yerinde şunları söylemişti:
“Ey insanlar! Sizden önceki milletlerin helak sebeplerinden biri şuydu: İçlerinden zayıf ve kimsesiz olanlar bazı suçlar işlediklerinde onlara cezalar uygulanırdı. Ama içlerinde sayılı, soylu, mevki ve makam sahibi olanlar suç işledikleri zaman onlara ceza uygulanmazdı. Ben Allah’a yemin ederim ki hırsızlık yapan kızım Fatıma dahi olsa ona had cezası uygulamaktan bir an geri kalmayacağım!” (Tirmizî, Hudut, 6)
Adil yaratılan dünyada adil yaşamanın yolu, rahmetiyle vahyi indiren Allah’ın öğretileridir. Ağaçtaki meyveyi yiyecek olana göre ayarlayan Rahman, alınacak her karar için ve karar alacaklar için vahyini de ona göre ikram etmiştir. Adil davranışın başlayacağı yer, vahye dönmektir.
Akıncılar Dergisi Türkiye'nin Güncel, Doğru ve Seviyeli Haber ve Bilgi Portalı