Cumartesi , 18 Mayıs 2024
Son Dakika Haberler

MÜCAHİT Mİ TERÖRİST Mİ?

 

1979 yılında Sovyet askerleri Afganistan’ı işgal edince Sovyet askerlerine karşı müthiş bir mücadele başladı. Mücadele eden grupların kendilerine ait özel isimleri olsa da, Hizbi İslami, Cemaati İslami gibi; savaşanların hepsine “Mücahid” denmekteydi. O tarihte Türkiye’deki gazeteler ve radyo-televizyon (sadece TRT nin radyosu ve TV kanalı mevcuttu) savaşanlara mücahid diyor, bundan da yüksünmüyordu.

Benim ise,o yıllarda Afganistan’daki savaşçılara mücahit denmesi garibime gidiyordu. İfade doğruydu. Elbette, kafirlere karşı savaşanlar, İslam topraklarını, o vatanın ve milletin şeref, namus ve ırzını koruyanlar ancak “Mücahid” kelimesiyle ifade edilebilirdi. Fakat Türkiye’de o tarihlerde kendilerine  Mücahid diyen, yaptıkları çalışmayı da “cihad” kelimesiyle açıklayan Milli Görüş Hareketi mensupları hem diğer siyesi parti mensuplarınca, hem devletin bakış açısınca hem de basın ve medya tarafından alaya alınıyor, “cihad” yapmanın yasalara aykırı olduğu iddiasıyla soruşturma açılıyordu. Yine aynı dönemlerde ne İran’da Şah rejimine karşı savaşan Humeynicilere, ne İsrail’e karşı savaşan Filistinlilere ne de daha sonra aralarında savaş çıkan İran ve Irak’ın her iki tarafından birinin askerlerine “Mücahid” denilmiyordu.

Bir taraftan böyle cimri davranan Türkiye’deki mezkur cenahlar ile dünya, sadece Afganistan’da neden cömert davranıyor, İslami bir terim olan “cihad ve mücahid”i kullanıyordu?  

İşin aslı yıllar sonra anlaşıldı. Bizim Sovyet askerlerini darma duman eden Afganistanlı Mücahidlerimizin arkasında meğer ABD varmış ve onlar Mücahid dedikleri için biz de bu terimi onlara karşı kullanıyormuşuz!

Aynı ABD, Sovyetlere karşı Mücahid ilan ettiği Afganlı yiğit savaşçılardan kendisi Afganistan’ı işgal edince bu unvanı kaldırdı ve  her birini terörist ilan etti. Dünün Mücahid’i birden terörist oluverdi.  Ne acıdır ki, Türkiye’deki ve İslam Dünyasındaki basın ve medya da aynı dili kullanmaya başladılar. Haberler şöyle verilir oldu: “Afganistan’ın falan bölgesinde ABD askerleri şu kadar teröristi öldürdü.”

Yıllardır bakıyor, izliyorum: Ne İslami TV lerimiz, ne de basınımız Gazzede, Batı Şeriada, Bosna’da, Libya’da, Mısırda, Suriye’de, Irakta ve Afganistan’da savaşanlara mücahid, ölenlere şehit demiyorlar. Neden? ABD den korktukları için. Çünkü biliyorlar ki, böyle söyleyenler ABD nin hedef tahtasına oturur ve El Kaide’yi, Nusra’yı, Işıd’ı v.s; destekleyenler safına düşer.

Zihinlerimiz ABD emperyalizminin işgali altında…

Son Paris baskınında da aynı şeyi gördük. İki tane aslan gibi Mücahid, Peygamberimize hakaret eden bir Kafiri Avrupa’nın kalbinde cezalandırıp eşek cennetine yolluyorlar. Tıpkı peygamberimizin Ka’b b. Eşrefi öldürtmesi gibi. Ama neredeyse tüm İslami medya onlara terörist diyerek yerin dibine sokuyor.

Diyeceksiniz ki; bu mücahidlerin yaptıklarında İslami olmayan taraf yok muydu? Vardı elbet. Mesela, diğer masum insanları öldürmeleri katil olmalarına neden oldu. İkincisi, İslami bir mahkemenin kararına dayanmadan fevri hareket etmeleri doğru değildi. Ama ne olursa olsun, en azından şunu söylemek gerekmez mi: “İki Mücahid, Hz. Muhammed düşmanı  George Wolinski’yi öldürerek Hz.Peygambere hakaretin cezasını verdiler. Ancak maalesef, masum insanların ölmesine de neden oldular.”

Böyle söyleyin ki hiç değilse safınız belli olsun.

KA’B İBNU EŞREF’İN KATLİ

Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün):

“Ka’b İbnu’l-Eşref’in hakkından kim gelecek? Zira bu Allah Resûlüne ezâ veriyor!” buyurdular. Muhammed İbnu Mesleme (radıyallahu anh) atılarak: Onu öldürmemi ister misiniz?” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: “Evet!” deyince Muhammed İbnu Mesleme: “Hakkınızda menfi şeyler söylememe de izin veriyor musunuz? [Güvenini kazanmamız için buna gerek olacak]” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

“İstediğinizi söyleyin” buyurdu.

Bunun üzerine Muhammed İbnu Mesleme (radıyallahu anh) Ka’b İbnu’l-Eşref’e gelip onunla konuştu, aralarındaki (eski) dostluğu hatırlattı ve:

“Şu adam var ya, sadaka istiyor ve bize sıkıntı oluyor!” dedi.

Ka’b bunu işitince: “Ha şöyle! Vallahi ondan daha da çekeceksiniz!” dedi.

Muhammed İbnu Mesleme:

“Biz ona şimdi gerçekten tâbi olduk. Onu büsbütün terkedip sonunun ne olacağını seyretmekten de korkuyoruz” dedi.

Ka’b “Söyle bana” dedi, “İçinde ne var, ne yapmak istiyorsunuz?”

Muhammed: “Onu yalnız bırakmak, ondan ayrılmak istiyoruz” deyince, Ka’b: “Şimdi beni mesrur ettin” dedi.

Muhammed ilave etti: “Bana biraz ödünç vermeni taleb          ediyorum…” dedi. Ka’b da: “Bana rehin olarak ne bırakacaksın?” diye sordu. Muhammed İbnu Mesleme: “Ne istersin?” dedi. Ka’b: “Kadınlarınızı bana rehin bırakmalısın!” dedi.

“Ama sen Arapların en yakışıklısısın. Sana kadınlarımızı nasıl rehin bırakalım? [Şu yakışıklılığın sebebiyle hangi kadın nefsini senden men edebilir?]” dedi. Ka’b: “Öyleyse çocuklarınızı rehin bırakırsınız!” dedi.

“Ama nasıl olur, birimizin çocuğuna hakaret edip: “Bir veya iki vask hurma karşılığında rehin edildin” diye başıma kakarlar. Ama sana zırhları yani silahı rehin bırakalım” dedi. (Ka’b bu teklifi makul bulup) “Pekala, bu olur!” dedi. Bunun üzerine Muhammed İbnu Mesleme, ona el Hâris İbnu’l-Evs, Ebu Abs İbnu Cebr ve Abbâd İbnu Bişr ile birlikte gelmek üzere randevulaştı.

Bunlar geceleyin gelip onu (dışarı) çağırdılar. Ka’b yanlarına indi. Kadını: “Ben bazı sesler işitiyorum, bu sanki kan sesidir (gitme!)” dedi.

Ancak O: “Hayır, bu gelen Muhammed İbnu Mesleme ile süt kardeşi ve Ebu Nale’dir. Mert kişi geceleyin yaralanmaya bile çağırılsa icabet eder!” dedi.

Muhammed İbnu Mesleme arkadaşına: “Gelince, ben elimi başına uzatacağım. Onu tam yakaladım mı göreyim sizi!” dedi. Ka’b kılıncını kuşanmış olarak indi.

“Sende tiyb kokusu hissediyoruz!” dediler. Ka’b: “Evet! nikahımda falan kadın var. Arap kadınlarının (sevdiği) kokuyu sürüyorum” dedi. Muhammed İbnu Mesleme: “Ondan koklamama müsaade eder misin?” dedi.

Ka’b: Tabiî ederim, kokla!” dedi. Muhammed yakalayıp kokladı. Sonra: “Bir kere daha koklamama müsaade eder misin?” dedi. Sonra onu yakaladı. “Göreyim sizi!” dedi ve orada öldürdüler.” (Buhârî, Megâzî 15, Rehn 3, Cihad 158, 159; Müslim, Cihad 119, (1801); Ebu Davud, Cihad 169, (2768))

Ka’bu’l-Eşref aslen Araptır. Babası, Benî Tay Kabilesinden bir kolu olan Nebhânlıdır… Annesi Akîle Bintu Ebi’l-Hukayk, Yahûdî olması ve Yahûdî kültürü üzerine yetişmesi sebebiyle Ka’b Arap değil, Yahûdî biliniyordu. Şair bir insandı. Bedir savaşından sonra Müslümanlar aleyhine hicviyeler yazdı… Müslüman kadınları üzerine aşk şiirleri yazdı… Müslümanlar bu şiirlerden fevkalâde rahatsız oldular. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a karşı da hicviyeler düzüyor, Kureyşli kâfirleri aleyhte tahrik ediyordu. Resulullah Medine’ye geldiğinde halk karışıktı. Hepsiyle sulh içerisinde yaşamak istiyordu. Ancak Yahûdî ve müşrik olanlar Müslümanlara eziyet veriyorlardı. Cenâb-ı Hakk başlangıçta Resûlüne ve Müslümanlara sabır emrediyordu. Ka’b bu eza işinden vazgeçmeyip, dozajını artırınca, Aleyhissalâtu vesselâm bir grup göndererek Ka’b’ı öldürtmesini Sa’d İbnu Mu’âz’a emretti.

 

Şimdi soralım:Günümüzün Ka’b b. Eşreflerine dokunmak yasak mı? Onlara dokunanlar Muhammed b. Esleme (R.A) gibi Allah’ın ve Rasulünün iltifatına mazhar olamazlar mı?

İdris Günaydın *

Tüm Yazıları →
İdris Günaydın

Ayrıca Bakınız

DENİZ BAYKAL BAŞBAKAN MI OLUYOR?

        Cumhurbaşkanımız Erdoğan Dış İşleri konutunda Baykal’la çok önemli görüşme yaptığını söyledi. Bu görüşmenin bir kısmını …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir