Pazar , 26 Mayıs 2024
Son Dakika Haberler

İNSANLIK HÂKİMİYET TEORİSİ

On dokuzuncu yüzyılın başlarında, Birinci Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında Dünyanın egemenleri, gücü ve zenginliği çevre bölgelere hâkim olmakta gördüler. Güç ve zenginlik ölçüsü çevre bölgelere sahip olma veya etki altına almakla mümkündü. Dolayısıyla coğrafi şartlar gereği yayılma alanı bulamayanlar, egemenlik alanını genişletmeyenler güçlü ve zengin olmayacaktı. Dünyanın jandarmalığına ve Karunluğuna soyunan ülkeler, kendilerine uygun siyasal görüşler geliştirmeye başladılar. Bu itibarla dünyanın stratejik ağırlık merkezlerini belirlemeye yönelik jeopolitik teoriler ortaya attılar. Bu teoriler şunlardır:

Kara Hâkimiyet Teorisi: Bu teoriyi ortaya atan Halford J. Mackinder (Helfırd Cey Mekındır) şöyle der: “Karalara hâkim olan dünyaya hâkim olur.”

Deniz Hâkimiyet Teorisi: Bu teoriyi geliştiren Alfred Thayer Mahan ( Alfırıd Deyır Mehın)’a göre: “Dünya egemenliğinin anahtarı deniz yollarının kontrolündedir.”

Hava Hâkimiyet Teorisi: Bu teorinin fikir abası Hary A. Sachaklian (Hery Saçaklian) der ki: “Havaya hükmeden bir millet tüm dünyaya hâkim olur.”

On dokuzuncu yüzyılın başlarında ortaya atılan hâkim teoriler bunlardı ve buların hiç birinin merkezinde insan yoktur, insanlık yoktur. Oysa insanı ve insanlığı merkeze almayan hiçbir ideolojinin insanlığın huzuruna ve mutluluğuna katkısı yoktur. Yukarıda adı geçen teorilerin temelinde kan vardır, gözyaşı vardır, katliam vardır, sömürü vardır.

İnsan ve insanlığın iyiliği için çalışmak, çaba sarf etmek bizim için bir iman esasıdır. “İçinizden herkesi hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötü olandan meneden bir topluluk olsun; işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (3/Al-i İmran, 104) İnsana ve insanlığa dair en güzel çağrının merkezinde olması gereken ilahi buyruğun farkındalığını ortaya koymaya çalışan aziz milletimizin ve devletimizin çabalarını, gayretlerini, mücadelesini bu minval üzere anlamaya çalıştığımızda bizden çok daha büyük ve güçlü olanların yanımızda yaya kaldıkları da ortadadır. Bu hakikatleri görmemek için kör, duymamak için sağır, hissetmemek için kalpsiz olmak gerek. Toz zerrelerine takılıp arkadaki gerçekliği görmemek insafın değil; inadın sorunudur.

Orta Doğu’yu Osmanlıdan koparmak için I. Dünya Savaşı’nı çıkartanların ve bölgeyi bizden alanların bizimle ilgili hesapları bitti mi? Bizi Misak-ı Milli’nin bile dışına atıp 780000 km kareye sıkıştıranlar, yakamızı bıraktılar mı? Hayır, hayır, hayır. Bırakmadılar ve bırakmayacaklardır. Laiklik adı altında tüm değerlerimize savaş açıp açtırıp bölge insanının gözünde itibarımızı yerlerde süründürdüler, onları bize, bizi onlara düşman ettiler. Sağ-sol dediler, içeriden vurdular. Alevi-Sünni dediler yine içeriden vurdular. Yetmedi bin yıllık kardeşliği dinamitleyen PKK’yı kurdular. Bunun yanına, en kolayından sömürülecek olan din duygusunu kullanarak FETÖ’yü kurdular. Kim bilir sırada daha niceleri var. Bütün bunlar kendi içene kapanan ve kapatılan bir Türkiye için yapılmaktadır. Kendi içinde uğraşan, etrafta olup bitenden bihaber bir Türkiye elbette işlerine gelecektir. Bütün bunlara, özenle kurgulanan oyunlara rağmen etrafı iyi okuyabilen, tavır koyabilen, sesini yükseltebilen bir Türkiye geçmişte olduğu gibi yine tarihin öznesi olma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir. Dünyanın her hangi bir yerinde insana ve insanlığa dair bir haksızlık yapılsa, ilk ses Anadolu’dan gelmektedir. Dünyanın her hangi bir yerinde insanlığın başına bir felaket geldiğinde devlete ve millete ait bütün yardım kuruluşlarının harekete geçtiği bir başka millet veya devlet var mıdır? Haksızlığı yapanın ve haksızlığa uğrayanın diline bakılmaz, dinine bakılmaz, ırkına bakılmaz, coğrafyasına bakılmaz;  gereken tavır açık yüreklilikle ortaya konulur. Diline, dinine, ırkına bakılmaksızın dünyanın dört bir yanından bu coğrafyaya dua ve muhabbet var ise bu insanlığı esas alan bir anlayışa sahip olmanın sonucudur. Eninde sonunda insanlığı esas alanlar kazanacak ve dünyaya insanlık hâkim olacaktır. Dünyanın beşten büyük olduğu gerçeği bu adam gibi tavrın ürünüdür.

Türkiye’nin dünya siyasetinde rol almasından rahatsız olan Batılıları anlamak mümkündür. Geçmişi unutmaları mümkün değil; Türkiye’nin her atağı bilinçaltlarına bir tetikleme olarak gitmekte ve tarihin gerçeklerini hatırlamaktadır. Hatırladıkları ise ister istemez kendilerini ürkütmektedir. Bundan ürken sadece kendileri değil; bizim içimizdeki artıkları da onlardan pek farklı değil, onlar da ürküyor. Osmanlının Selçuklunun bakiyesi olduğunu kabul edenler ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlının bakiyesi olduğunu bir türlü hazmedemiyor ve kabullenemiyor. Acaba bizimkiler (!) kadar köksüzlüğü maharetmiş gibi sunan bir başka topluluk var mıdır?

İnsanlık gibi yüce bir değeri dünyanın, dünya siyasetinin gündemine, bu yüce değeri dünyanın egemenlerinin gözünün içine sokan Osmanlı bakiyesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mensubu olmak bizim için elbette onurdur.

Arakan için, Uygur Türkleri için, Irak ve Suriye için, Akdeniz’de boğulan göçmenler için ve adı aklımıza gelmeyen coğrafyalar ve insanlar için Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin haykırışları ortadadır. Bu haykırışların hedefinde petrol yoktur, doğal gaz yoktur, maden yoktur. Ah almak yoktur, vebal almak yoktur. Kan yoktur, gözyaşı yoktur. Dua vardır, muhabbet vardır, sevgi vardır. Hak ve hakikati ortaya koymak, insanlığı dünyaya hâkim kılma gayreti vardır.

Ne mutlu insan olanlara.

Ne mutlu insanlığın selameti için çalışanlara.

Ne mutlu onlara yaren olanlara…

Ömer Naci YILMAZ

Ö.Naci Yılmaz *

Tüm Yazıları →
Ö.Naci Yılmaz

Ayrıca Bakınız

GİYDİRİLMİŞ KERESTELER

Ömer Naci Yılmaz   Galatasaray ve Fenerbahçe takımları arasındaki Süper Kupa maçının, Suudi Arabistan’da oynatılmamasından dolayı …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir