“Geçmiş hiçbir zaman yük değildir.” Prof. Dr. Ragıp Kutay Karaca’nın ifade ettiği bu gerçeğin ışığında, milletleri ve bireyleri ayakta tutan yegâne unsurun sadece üzerinde yaşanılan coğrafi sınırlar olmadığını açıkça görebiliriz. İnsan topluluklarını alelade bir kalabalık olmaktan kurtarıp onlara bir “millet” vasfı kazandıran asıl unsur, zamanın imbiğinden süzülerek gelen ortak hafızadır. Geçmiş, kronolojik bir takvim yaprağında sararıp solmuş, miyadını doldurmuş ve geride bırakılmış ölü bir zaman dilimi olarak kabul edilemez. Aksine o, bugünün toplumsal yapısını ilmek ilmek dokuyan, yarının belirsiz ufkuna bir fener gibi istikamet veren, can damarlarımızda dolaşan son derece dinamik bir mirastır.
Tarihsel bilincini kaybeden ve kendi geçmişine yabancılaşan toplumlar, azgın dalgaların ortasında pusulasını yitirmiş, rotasız bir şekilde sürüklenen sahipsiz gemilere benzerler. Bu tür toplumlar, küresel rüzgârların ve dışsal dinamiklerin kendilerini hangi meçhul kıyıya savuracağını kestiremez ve zamanla tarih sahnesinden silinip gitme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Buna karşılık, kendi geçmişiyle barışık olan, dünün getirdiği acı ve tatlı tecrübeleri doğru analiz eden milletler, en fırtınalı küresel krizlerde bile hangi istikamete doğru emin adımlarla yürüyeceklerini çok iyi bilirler. İnsanı kendi şahsiyetine, bir milleti ise parlak istikbaline taşıyan en kıymetli stratejik sermaye, kolektif hafızasını ne pahasına olursa olsun diri ve uyanık tutabilme becerisidir.
Bir milletin kolektif hafızasını oluşturan ve onu canlı tutan soyut ve somut değerler, tarihin farklı kırılma noktalarında çeşitli biçimlerde tezahür eder. Bu değerler bazen cephede vatan savunması yapan askerlerin dilindeki bir destan, bazen gökyüzünde gururla dalgalanan bir bayrak, bazen bağımsızlık aşkını haykıran bir millî marş, bazen de kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü hatıralardır. Söz konusu unsurlar, müze raflarında sergilenen tozlu birer antika veya nostaljik birer anı olmaktan çok, ortak kimliği asırlar boyunca ayakta tutan ve toplumu birbirine kenetleyen biyolojik yapı taşları gibidir. Bugün modern dünyada gelişmiş olarak nitelendirdiğimiz ülkelerin kendi tarihî eserlerini, millî sembollerini ve kültürel miraslarını muazzam bir özenle, adeta titreyerek koruması kesinlikle tesadüf değildir. Demek ki geçmişe sahip çıkmak, iddia edildiği gibi gericilik ya da çağın gerisinde kalmak değil; tam aksine yüksek bir medeniyet algısının, entelektüel derinliğin ve sarsılmaz bir millî özgüvenin en somut göstergesidir.
Yakın tarihimizde uluslararası ilişkiler ve diplomasi zemininde yaşanan bazı kritik olaylar da millet hafızasının neden sürekli canlı tutulması ve asla unutulmaması gerektiğini bizlere en çarpıcı biçimde kanıtlamaktadır. Bu bağlamda hafızalarımızda tazeliğini koruyan en net örneklerden biri, 11 Mart 2017 tarihinde Türkiye ile Hollanda arasında yaşanan ve diplomasi tarihine kara bir leke olarak geçen diplomatik krizdir. O dönemde Türkiye’de gerçekleştirilecek olan anayasa referandumu süreci öncesinde, Avrupa’da yaşayan Türk vatandaşlarıyla demokratik bir hak olarak buluşmak ve hitap etmek isteyen dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun uçağına, Hollanda hükümeti tarafından tamamen keyfi bir kararla iniş izni verilmemiştir. Bu antidemokratik tavır bununla da sınırlı kalmamış, aynı gün kara yoluyla Almanya’dan Hollanda’ya geçen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın, Türkiye Cumhuriyeti’nin toprağı sayılan Rotterdam Başkonsolosluğuna girişine de kolluk kuvvetleri marifetiyle barbarca engel olunmuştur.
Uluslararası hukuk kurallarıyla, asırlık diplomatik teamüllerle, nezaketle ve devletler arası saygı ilkeleriyle hiçbir şekilde bağdaşmayan bu ilkel uygulamalar, iki ülke arasında çok ciddi bir diplomatik krizin fitilini ateşlemiştir. Yaşanan bu hadise, küresel kamuoyunda uluslararası hukuk, insan hakları, ifade özgürlüğü ve diplomatik dokunulmazlık kavramları açısından çok uzun süre boyunca hararetle tartışılmış ve hafızalara kazınmıştır. Bu olay, modern ve medeni olduğunu iddia eden Batı dünyasının, kendi çıkarları ve siyasi kaygıları söz konusu olduğunda evrensel hukuku nasıl bir anda askıya alabileceğini gösteren acı bir tecrübe olarak Türk milletinin ortak hafızasındaki yerini almıştır. Türk milleti bu haksızlığı, bu saygısızlığı asla unutmamış, ancak tepkisini sokak jargonundan uzak, devlet ciddiyetine ve vakarına yakışır bir olgunlukla göstermeyi tercih etmiştir. Çünkü büyük devletler, uğradıkları haksızlıklara anlık öfke patlamalarıyla değil, tarihin geniş zaman dilimine yayılan stratejik akılla ve asil bir sabırla karşılık verirler.
Aradan geçen uzun yıllar ve değişen küresel dengeler, tarihin bazen en güçlü ve en sarsıcı cevaplarını büyük bir sessizlik, muazzam bir zarafet ve ironi içinde verdiğini de tüm dünyaya çok net bir şekilde göstermiştir. Yıllar sonra, NATO Zirvesi ve stratejik ortaklık görüşmeleri dolayısıyla Türkiye’ye resmî bir ziyaret gerçekleştiren Hollanda Başbakanı’nı Ankara Havaalanında, resmî devlet töreniyle karşılayan en üst düzey isimlerden biri, bu kez Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş olmuştur. Geçmişte, Avrupa’nın göbeğinde sırf inancı ve başörtüsü sebebiyle siyaset yapması, demokratik haklarını kullanması haksız tartışmaların odağı hâline getirilen ve dışlanmak istenen bir Türk kadınının, bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına en üst düzey protokolde aynı ülkenin başbakanını karşılaması, tarihin adalet terazisinin nasıl hassas çalıştığını gösteren son derece anlamlı bir tablo oluşturmuştur. Milletlerin hafızası kör bir öfkeyle, ilkel bir intikam duygusuyla değil, devlet vakarı ve millî özgüvenle konuştuğunda, tarih bazen en güçlü ve unutulmaz cevabını hiçbir söze gerek kalmadan kendiliğinden vermektedir.
Bütün bu zincirleme gelişmeler ve tarihsel süreçler açıkça ortaya koymaktadır ki tarih, yalnızca tozlu arşiv odalarında saklanan, geçmişte yaşanıp tamamen bitmiş ve tüketilmiş olayların kuru bir toplamından ibaret değildir. Milletler, tarihsel süreç boyunca yaşadıkları her olumlu ya da olumsuz tecrübeyi, uğradıkları her haksızlığı ve kazandıkları her zaferi ortak hafıza havuzlarına büyük bir titizlikle kaydederler. Unutulan acılar, hafifsenen krizler ve geçmişten alınmayan dersler, ne yazık ki benzer trajedilerin ve hataların gelecekte çok daha ağır bedellerle tekrar edilmesine açıkça zemin hazırlar. Bu sebeple geçmişi hatırlamak, eski defterleri karıştırıp beyhude bir düşmanlık gütmek ya da geçmişin gölgesine sığınarak bugünü ıskalamak anlamına kesinlikle gelmez; aksine geleceği çok daha sağlam, çok daha rasyonel ve çok daha sarsılmaz temeller üzerine inşa etmenin yegâne yoludur.
Türkiye Cumhuriyeti’nin son yıllarda uluslararası platformlarda, jeopolitik hamlelerinde ve diplomatik ilişkilerinde tarihî kimliğini, köklü devlet geleneğini ve zengin kültürel mirasını çok daha görünür ve etkin hâle getirmesi de tam olarak bu stratejik anlayışın bir yansımasıdır. Devletlerin resmî törenlerinde, uluslararası kabullerinde ve diplomatik seremonilerinde kullanılan tarihî semboller, kıyafetler ya da ritüeller yalnızca görsel bir şölenden veya estetik unsurlardan ibaret değildir. Bu sembollerin her biri, ait olduğu medeniyetin binlerce yıllık kurumsal hafızasını, sarsılmaz karakterini, askeri dehasını ve köklü devlet geleneğini muhataplarına ilan eden semiyotik[1] (göstergebilimsel) mesajlardır. Kendi şanlı tarihine, askeri geçmişine ve medeniyet mirasına sonuna kadar güvenen toplumlar, bu sembolleri komplekse kapılarak saklamak ya da unutturmak yerine, büyük bir gurur ve şerefle gün yüzüne çıkarıp yaşatırlar.
Genel bir değerlendirme yapacak olursak, sonuç olarak geçmiş, insanın ayaklarına dolanan, onu geriye çeken, hareket etmesini engelleyen paslı ve ağır bir zincir değil; tam tersine zifiri karanlıkta önünü görebilmesi ve geleceğe güvenle yürüyebilmesi için eline verilmiş kusursuz bir pusuladır. Kendi dününü inkâr edenler, köklerinden utananlar ya da geçmişi bir yük olarak görenler, yarınlarını asla sağlam ve kalıcı temeller üzerine inşa edemezler. Çünkü toprak altındaki derin köklerinden kopan bir ağaç nasıl ki en ufak bir sonbahar rüzgârında ya da ilk şiddetli fırtınada devrilmeye mahkûmsa, kendi tarihinden kopan milletler de zamanla küreselleşmenin tek tipleştirici dalgaları arasında kimliklerini, özgüvenlerini, dillerini ve en nihayetinde devlet olma istikametlerini kaybetmeye başlarlar.
İnsanlığın ve milletlerin sırtındaki gerçek yük, asırlar boyu biriken tarihsel tecrübeler ve miraslar değildir; asıl ağır yük, insanın kendi kolektif hafızasına yabancılaşması, kendisini tarih sahnesinde var eden öz değerlerini unutması ve medeniyet köklerini inkâr etmesidir. Gelecek, ancak ve ancak geçmişini doğru okuyan, dünün hatalarından ders çıkarıp başarılarını rehber edinen vizyoner nesillerin omuzlarında yükselecektir. Çünkü kendi toplumsal ve tarihsel hafızasını her türlü dezenformasyona karşı koruyan milletler, yalnızca geçmişlerini yaşatmakla kalmazlar; aynı zamanda bugünden yarını şekillendirerek kendi geleceklerini de kendi elleriyle inşa ederler. İşte tam da bu hayati ve sarsılmaz gerekçeler yüzünden geçmiş hiçbir zaman yük değildir; bilakis, zamanın ötesine geçerek geleceğe güvenle, onurla ve gururla yürüyen büyük milletlerin ellerindeki en büyük ve en yenilmez kuvvet kaynağıdır.
[1] Semiyotik (ya da Türkçe adıyla göstergebilim), en kısa tanımıyla göstergelerin anlamını, dilini ve bu göstergelerin toplumsal yaşamda nasıl bir anlam ürettiğini inceleyen bilim dalıdır.
Akıncılar Dergisi Türkiye'nin Güncel, Doğru ve Seviyeli Haber ve Bilgi Portalı