Cumartesi , 25 Mayıs 2024
Son Dakika Haberler

Jeopolitik ve Jeostratejik

Jeopolitik  ve Jeostratejik

Osmanlı İmparatorluğunu güçlü bir cihan devleti  yapan Karadeniz, Marmara, Ege, Akdeniz,  Kızıldeniz , Umman denizi ve Basra körfezine hakim olması, Aden Körfezi ve Hint Okyanusunda güçlü bir donanmaya sahip olmasıydı. Avrupa, Asya ve Afrika kıtasındaki en jeopolitik, jeostratejik askeri ve ticari bölgeleri ve deniz yollarını kontrol altında tutması onu ve ordusunu bileği bükülmez bir güç haline getirdi.

Denizlerine hakim olamayan devletlerin özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi adına attıkları her adım baskı ve tehdit altındadır. Bu devletlerin askeri gücünün  dünya siyaseti, ticareti  ve karar mekanizmalarında ciddi bir özgül ağırlığı yoktur. Denizler ülkelerin dünyaya açılan kapıları ve pencereleridir. Denizlerde güçlü olan milletler her alanda güçlü ve söz sahibi olurlar.

İngiltere, Fransa, İspanya, Portekiz, Danimarka, Hollanda ve Belçika gibi Avrupa devletlerinin hala denizaşırı ülkelerde birçok sömürgeleri varsa bu onların zamanında denizlere verdiği önemin bugünlere uzanan meyvesidir. Bu ülkeleri zengin eden, buyruk sahibi efendiler konumuna getiren denizaşırı ülkelerdeki bakir toprakları 300- 400 yıl önce işgal ve istila edip hala da sömürmeleri ve oralarda açık ve gizli emperyalizmi ve kolonyalizmi sürdürmeleridir.

Portekiz, Hollanda, Belçika, Danimarka gibi ülkelerin bizim iki üç vilayetimiz kadar toprağı ve nüfusu vardır. Ama; gayri safi milli hasılatları, denizaşırı ülkelerdeki sürdüregeldikleri sömürü politikaları, nüfuzları ve ticari kapasiteleri olarak Türkiye’yi birkaç defa katlayacak güçtedir.

Devlet ve milletlerin vatanları ve ekonomik çıkarları sadece kara parçalarından ibaret değildir. Hakimiyetin sadece göklerde olmadığı gibi… İngiltereyi dünyanın en güçlü ekonomisi ve ülkelerinden birisi yapan onun dünya üzerine yayılmış  sözde ve yarı bağımsız ülkelerdeki emperyal-sömürü çarkları ve çıkarlarıdır.

ABD’yi, Rusya’yı ve Çin’i dünyanın en büyük askeri, siyasi ve ekonomik gücü haline getire özelliklerden birisi güçlü ordu ve deniz kuvvetlerine, deniz ticaret filolarına, stratejik deniz bağlantı yolları ve enerji kaynaklarına sahip ve hakim olmalarıdır.

Çin’den konteyner taşıyan dev bir Hollanda gemisinin Süveyş kanalında karaya oturmasıyla birkaç gün içinde (ki Süveyş kanalı dünya deniz taşımacılığının % 10 unu kadarını karşılayabiliyor)  dünyaya verdiği zarar 10 milyar Dolar olduğunu düşündüğümüzde global ticaret ağının ne kadar deniz taşımacılığına bağlı olduğu görebiliyoruz. Bugün; Süveyş ve Panama Kanalını, Cebeli Tarık Boğazını, Basra Körfezini, Aden Körfezini, Singapur, Güney Asya ve Çin denizindeki deniz ticaret yollarını kontrolünde tutmak için ABD 1 milyonun üzerinde asker ve 100 miyarlarca Dolar askeri harcamayı boşuna yapmıyor.

Denizlerin kontrol ve hakimiyeti hangi ilkenin elinde ise; o ülke istediği zaman dünya ticaretini bir haftada felç edebilecek bir güce, kuvvete ve silaha sahiptir. Çin ve Rusya’nın ABD’nin dünya üzerindeki hegomonyasını kırmak için birlikte hareket etmek zorunda kalmaktadırlar. Her iki süper devletin yaptıkları askeri harcamalar ABD’nin yarısı kadar bile değildir. Bunun için ABD tartışmasız dünya hakimiyeti mücadelesinde rakiplerinden güçlü, ileride ve söz sahibidir.

Çin’in denizaşırı ülkelerde sessizce yaptığı askeri, ticari ve ekonomik yatırımlar dünyanın patronu ABD’nin tahtını sallayacak güçte olmasa da onun hegemonyal sınırlarını zorlayan yayılmacı atakları Washington’u hayli rahatsız ediyor. Buna karşın Rusya ve Çin ile kim dirsek temasında ise;  o ülkeleri mercek altına alıp gerekirse onlara ekonomik ve askeri ambargo uygulamaktan da asla geri kalmıyor. ABD’nin Baltık, Karadeniz, Akdeniz, Hint Okyanusu, Körfez ve Atlas Okyanusundaki askeri varlığını güçlendirmesi Çin’i frenlemeyen yükselişine yönelik panikataklardır.

Çin ve Rusya’nın Türkiye’nin de içinde olduğu  doğudan batıya ‘’Bir kuşak bir yol ‘’ projesiyle ABD’nin denizlerdeki hakimiyetini boşa çıkarma gayreti hayli başarılı görülmekte. Çin Rusya’dan Avrupa’ya, Ortadoğu’ya, Hindistan’a, Güney Asya’ya hatta; Afrika’ya kadar uzanan kara ve demir yolları projeleri ile  dünyayı bir örümcek ağı gibi örmesi ve sarmasıyla ‘’ABD emperyalizminden sonra; şimdi de sıra Çin hegemonyasına mı geliyor’’ sorusunu gündeme getirmektedir.

Üretim üssü Çin’den dünyanın en zengin ve refah ülkelerine uzanan ihracat ve ithalat en ucuz, en süratli ve en emniyetli taşımacılık yollarıyla yapılması ülkeler arasındaki yakınlaşmayı da beraber getireceği gibi, aynı zamanda ticari rekabeti de kamçılayacaktır. 1.ve 2. Dünya savaşlarının fitilini ateşleyen batının çılgınca hammadde ve pazar arayışları olduğu düşünüldüğünde, ABD AB ve Çin Rusya arasındaki ekonomik ambargolar, işgaller ve hegemonya mücadeleleri bir dünya savaşını da beraberinde getirebilir.  Bu hal tüm dünyayı tesir altına alıp, kendi çekim alanına çekebilecek sayısız olumsuz gelişmeleri ve felaket zincirini de beraberinde getireceğini, bunun ülkemize, bölgemize , coğrafyamıza ve insanlığa nelere mal olabileceğini düşünmek bile korkunç.

Bu bağlamda; Türkiye’nin Afganistan, Irak, Suriye, Somali, Katar, Libya, Azerbaycan ve Kıbrıs’taki askeri üstleri, Kafkaslar Balkanlar Orta ve Güney Asya’da Ortadoğu Kuzey Afrika’daki askeri, ticari ve kültürel aktiviteleri hem ülkemiz, hem kendi Coğrafyamız, hem  dost ve kardeş ülkeler ve tüm insanlık için ümit ve gelecek vaad ediyor. Bu durum; Hazar denizi, Karadeniz, Ege, Akdeniz, Kızıldeniz, Umman Denizi ve  Basra Körfezi gibi jeostratejik ve jeopolitik alanlarda elimizi kolumuzu güçlendirecektir.

Bela ve tehlike her zaman geliyorum, der. Onu anlamak ve kavramak için millet ve devlet yöneticileri tarihten dersler ve ibretler çıkarmak zorundadırlar. Kendisini, ülkesini, coğrafyasını ve geleceğini düşünen  milletler her zaman, her alanda, her türlü şartlara hazır olmak zorundadır. Atalarımızın; ’’Hazır ol cenge, ister isen; sulhu salah’’ ( Barış ve huzur istiyorsan; savaşa hazır ol ) dediği gibi.

Ne yazık ki; dış güçlerin ve emperyalizmin ülkemizde taşeronları ile akıl fukarası zavallı muhalefetin bunları anlamaya, kavramaya ve düşünmeye ne kapasitesi, ne de niyeti var. Onların gündeminde düşmanlarımızın, ‘’Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun milli birliğimizi sağlayan, Türkiye’yi dünya devi yapmak isteyen Başkan Erdoğan’ı devirme planı var.’’

İnanmış Müslüman bir millet için hayat; sadece savaş ve barıştan, dostluk ve düşmanlıktan meydana gelen paradokslardan ibaret değildir. Bizim için hayat; bu iki zıddın birleşiminden her türlü imkansızlıklardan imkanlar, her türlü krizlerden fırsatlar, her türlü olumsuzluklardan sonsuz sayıda güzellikler çıkarma sanatıdır. Her gecenin; bir sabahı, her Firavunun; bir Musa’sı vardır.

Arif Altunbaş, Haber 7

Arif Altunbaş *

Tüm Yazıları →

Ayrıca Bakınız

Emperyalizme karşı

Arif Altunbaş Tüm insanlık kendi durum ve konumuna göre ailevi ve toplumsal, iç ve dış …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir