“Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz ve size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız.” (En’am, 6/94)
Dünya hayatı Allah’ın çağırdığı cennetin yolu üstündedir. Rahmete ve azaba açılan kapıları vardır. Dünyasını ganimet alanı bilip, eşkıyalar gibi gasp eden insanların yanında, dünyasını cennetin anahtarı bilip emanet bilincine sahip insanlar vardır.
Oysa insan dünyaya en aciz şekliyle gelir. Allah’ın kendilerine verdiği ikramları sayesinde gelişir. Ecel geldiğinde tam bir acizlik içinde her şeyini bırakıp gider. Görünen böyledir. Ama insan, ne aciz doğsun ne de aciz ölsün diye yaratılmamıştır. Varlığına yüklenen izzetini koruyarak, kendisi için hazırlanan cennet için yaratılmıştır.
Dünya nimetlerinin bir kısmı, ihtiyaca göre insanoğlunun istifadesine sunulmuştur. Bu durum sadece insana özel değildir. Bütün varlık için yaşam koşulları, Rahman’ın rahmeti ile oluşturulmuştur.
Varlıklar içinde irade sahibi de olan insana ise dünya şartlarında biyolojik ve ruhsal alanlarını geliştirebilmesi için fayda sağlayıcı imkânlar yaratılmıştır.
İhtiyaç zamanla değişir. Dün ihtiyaç diye bilinen birçok şeyin bugün adı bile unutulmuş, müzelere kaldırılmıştır. Yarınlarda da bugünün insanının vazgeçemediği ihtiyaçlar da müze aksesuarı olacaktır. Hem fiziksel hem de ruhsal yanı besleyen ihtiyaç listeleri değişkendir.
Her ihtiyaç yeni bir ihtiyacı doğurur. Atı olmayanın nala, mıha; arabası olmayanın yakıta, uçağı olmayanın pilota ihtiyacı yoktur.
İnsanın üretebilme yeteneği ve üretim malzemeleri bulabilmesi, Allah’ın imkân olarak verdiği nimetlerdendir. Dünya nimetleri birbirini tamamlayan zincirin halkaları gibidir. İnsanda bu halkalardan irade sahibi olandır.
İnsan olmasaydı da doğa, gezegenler ve evrendeki düzen işlemeye devam ederdi. Yani evrenin var olmak veya düzenini korumak için insana ihtiyacı yoktur.
Önemli olan dünyayı kendi mülkü olarak değil; Allah’ın emaneti olarak görmektir. Mülküm diyen, tasarrufu elinde olandır. Oysa hiçbir imkân Allah’ın rızası dışında tasarruf edilemez. Bütün mahlukat, bütün kazanımları ile Allah’a aittir.
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi yalnızca Allah’a aittir ve Allah her şeyi çepeçevre kuşatandır.” (Nisa,4/126)
Her şeyin gerçek sahibi Allah olduğuna göre, insanın dünya ile ilgili arzu ve beklentilerinde kendi isteklerini Allah’ın iradesine bırakması ve O’na tam bir samimiyetle itaat etmesi gerekir.
Börtü böcekten bilinmeyenlere kadar her şeyin yaşam alanı olan dünyada bilinçsiz tasarruflar bozulmaya sebep olur. İnsan, derede akan sudan faydalanabilir; ama kirletemez. Oksijen dolu havadan ihtiyacı kadar kullanır; ama kirletemez. Âlem sadece insan için yaratılmamıştır. İnsanın dışında sayısız mahlûkun da yaşama hakkı vardır.
Dünya mülkünü emanet görüp sahibine hasarsız teslim etme sorumluluğu insana aittir. İnsan kendi canına, edindiği malına zarar gelmesini istemediği gibi dünya mülküne zarar gelmesine razı olmamalıdır. Hayatı gibi kullandığı dünyası da emanettir.
Herkes bilir ki başkasından ödünç alınan eşya kolayca yıpranabilir; bu yüzden ona özen göstermek gerekir. Komşudan alınan bir araç gereci zarar vermeden geri vermek esastır; kazara zarar verilirse de mutlaka telafi edilmelidir. Asıl amaç, kendi işimizi görürken eşya sahibini mağdur etmemektir. Tıpkı bunun gibi, dünya nimetleri de bize geçici birer emanettir. Bu dünyada işlerimizi yürütürken emanet bilincini korumalı, bize bu imkânları verene daima şükretmeliyiz.
“Allah’ın, göklerde ve yerde bulunan şeyleri hizmetinize verdiğini, nimetlerini gizli ve açık olarak önünüze bolca serdiğini görmez misiniz? İnsanlardan öyleleri vardır ki bir bilgi, bir rehber ve aydınlatıcı bir kitap olmadan Allah hakkında tartışmaya kalkışırlar.” (Lokman, 31/20)
Allah’ın ihtiyaç duyduklarımızı “musahhar” (boyun eğdirilmiş, emre amade kılınmış, hizmete verilmiş) kılması kullanım içindir. Güneşin, ayın, suyun, toprağın, gecenin ve gündüzün hizmete dahil edilmesi Allah’ın ikramıdır. Bütün kullanımlar, insan olmanın imtihanıdır. Dünyalık her şeyin geride kalacağı bilinirse, emaneti kullanmanın ölçüleri de ilkelere bağlı olur.
Bir adam çok zengin olsa bile midesinin alacağı kadar yiyebilir, içebilir. Bünyesi kadar giyinebilir. Fazlasını edinmek için ömrün israfı da ziyandır. Yemeyeceği ürünü depoda çürüten insanın yaptığı, malın israfıdır.
Başkalarının ihtiyaç duydukları şeyi gizlemek, biriktirmek, dünya nimetlerini yetersiz hale getirmek, bozmak insanca değildir. Yol kenarında karıncanın, dal üstünde kuşun, evin içinde insanın yuvasına zarar vermek, emanet bilincinden yoksunluğu gösterir. Bir eşyayı bilmeyen birine vermek, bir görevi hak etmeyene teslim etmek İslami değildir.
Dünya ve içindekiler aslında Allah’ındır. İnsanın bu mülk üzerinde “Her şey benim için var, tek sahibi benim.” edasıyla hareket etmesi hem dini hem de insani değerlere aykırıdır.
İnsanoğlunun bu doyumsuz hırsı yüzünden insanlık tarihi boyunca savaşların, kargaşaların ve adaletsizliklerin yaşanmadığı tek bir dönem bile olmamıştır.
Emanet bilincinden yoksun her insan, bu dünyaya gelip ölümü tadıp gideceği halde dizginlenemeyen hırsları yüzünden, hem kendine hem dünyaya zarar vermeye devam ediyor.
Dünyadaki bütün insanlar hayatı bir emanet olarak görüp Allah’ın emirlerine uysa, dünyadaki tüm sorunlar anında çözülürdü. Bu şüphesiz en üst düzey idealdir. Ancak bu ideal genel düzeyde sağlanamasa bile, en azından yakın çevremizdeki dost ve akrabalarımız böyle hareket edebilseydi; akrabalıklar düşmanlığa, ilişkiler menfaate, gülüşler sahteliğe ve selamlar aldatmaya dönüşmezdi. Paylaşmak her alanda bereketi artırır. İnsanları cimrilik ve bencillik hastalığından kurtaracak tek ilaç ise mülkün asıl sahibinin Allah olduğunu bilmek ve imkânları O’nun rızasına uygun kullanmaktır.
Müminler; mala, cana veya güce sahip olduklarında ‘Bunlar benim, dilediğim gibi kullanırım’ demezler. Aksine, bir gün hesabını vereceklerini bilerek eldeki imkânları emanet bilinciyle kullanırlar. Kimin, ne zaman ve hangi imkânlara kavuşacağı bilinmez; fakat elde edilen her imkânın, beraberinde bir sorumluluk ve emanet getirdiği unutulmamalıdır.
İnsanın kendisinden başlayarak ailesini, çevresini ve dünyayı Kur’an’ın rehberliğinde kavraması çok kıymetlidir. Önce anne-baba evladına emek verir, zamanı gelince de evlat yaşlanan anne-babasına emek harcar. İnsanlar birbirlerine emanet olduklarını ve kadir kıymet bilmeleri gerektiğini unutmadan karar almalıdır. İnsan sorumluluklarını yerine getirirken sergilediği davranışlar birer merhamete dönüşmelidir. Ancak bu sayede insanoğlu, evrendeki bozucu ve yıkıcı eğilimlerini ıslah edip huzura ve selamete ulaşabilir.
Emanet bilinci; aklın doğru işlemesi sayesinde vicdanın hayata yansımasıdır. Allah’ın çağrısı bütün insanlığadır. Bu ilahi davet emanetini peygamberlik göreviyle yerine getiren peygamberlere uyanlar, vicdanlarını her zaman merhametle yönlendirirler.
En büyük emanet ise Kur’an-ı Kerim’dir; çünkü o, elinizdeki tüm diğer emanetleri nasıl kullanacağınızı gösteren tek kaynaktır. Kur’an-ı Kerim’e hakkıyla sahip çıkmayanların başka konularda adaletli görünmesi geçicidir ve aldatıcıdır. Unutulmamalıdır ki Allah dünyayı insanlara mülk olarak vermemiş, sadece yaşama imkânı sunmuştur. Mülk de kulluk da yalnızca Allah’a aittir.
Akıncılar Dergisi Türkiye'nin Güncel, Doğru ve Seviyeli Haber ve Bilgi Portalı