Salı , 10 Şubat 2026
Son Dakika Haberler
Direnişten Yönetime: Filistin’de İslamcı Hareketler ve 7 Ekim

Direnişten Yönetime: Filistin’de İslamcı Hareketler ve 7 Ekim

Şükrü Uzun, Erik Skare tarafından kaleme alınan “7 Ekim’e Giden Yol: Filistin’de İslamcılığın Kısa Tarihi” kitabını okuyucularımız için değerlendirdi.

7 Ekim 2023’te Filistinli direniş grupları tarafından gerçekleştirilen ve “Aksa Tufanı” olarak adlandırılan operasyon, İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında artan baskılarını ve bölge ülkeleriyle yürüttüğü normalleşme sürecinde Filistin mücadelesinin giderek geri plana itilmesini yeniden dünya kamuoyunun gündemine taşımıştır. Bölgesel dengeleri sarsan bu gelişmeyi anlamak açısından, Norveçli siyaset bilimci Erik Skare tarafından kaleme alınan ve Türkçeye Kutadgu Yayınları tarafından kazandırılan “7 Ekim’e Giden Yol: Filistin’de İslamcılığın Kısa Tarihi” önemli bir başvuru eseridir. Orta Doğu çalışmaları ve Filistin siyaseti alanında uzman olan Skare, bu eserinde Filistin’deki İslamcı hareketleri ideolojik kalıpların ötesine geçerek tarihsel, toplumsal ve siyasal bağlamları içinde ele almaktadır. Kitap; “Çözüm İslam’da”, “Hilafeti Diriltmek”, “Öncülerin Yükselişi”, “Barış, Kan ve Eğilmiş Metal”, “Silahlarla Yönetmek”, “Fırtına Öncesi” ve “7 Ekim’e Giden Yol” başlıklarını taşıyan toplam yedi bölümden oluşmakta ve 7 Ekim 2023’e giden süreci uzun vadeli bir birikimin sonucu olarak ortaya koymaktadır.

Yazar giriş bölümünde 7 Ekim 2023’te Hamas tarafından gerçekleştirilen Aksa Tufanı operasyonunu tek başına, ani ve beklenmedik bir olay olarak değerlendiren yaklaşımlara açık bir itiraz niteliği taşımaktadır. Aksa Tufanı’nın bir anda ortaya çıkmadığını; aksine uzun yıllar boyunca biriken siyasal, toplumsal ve tarihsel sorunların bir sonucu olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda 7 Ekim’in yalnızca askeri ya da güvenlik boyutuyla ele alınmasının yetersiz olduğunu vurgulayan yazar, olayın arka planındaki derin yapısal nedenlere dikkat çekmektedir. Kitap, yaşananları geniş bir tarihsel çerçeve içinde değerlendirerek Filistin mücadelesinin süreklilik arz eden yönlerini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Bu çerçevede eser, Filistin’deki İslamcı hareketlerin yalnızca dini ideolojiye dayanan, irrasyonel davranan ya da tamamen dış güçler tarafından yönlendirilen yapılar olarak tanımlanmasını eleştirmektedir. Bu tür yaklaşımların sahadaki gerçekliği fazlasıyla basitleştirdiğini ve Filistin toplumunun karşı karşıya olduğu somut siyasal, ekonomik ve toplumsal koşulları göz ardı ettiğini savunmaktadır. Bunun yerine kitap, Gazze’nin kendine özgü koşullarını merkeze alan, daha kapsamlı ve bütüncül bir analiz sunmaktadır.

Kitabın temel iddiası, 7 Ekim’in bir “başlangıç” değil, uzun süredir devam eden bir sürecin “sonucu” olduğudur. Gazze’de yıllardır süren abluka, yaygın yoksulluk, yüksek işsizlik oranları, siyasal temsil kanallarının büyük ölçüde kapalı olması ve özellikle genç nüfus arasında derinleşen umutsuzluk, bu sürecin temel belirleyici unsurları olarak ele alınmaktadır. Yazar, bu koşulların Filistin toplumunda giderek artan bir sıkışmışlık hissi yarattığını ve siyasal çözüm yollarının tıkanmasının, Hamas içindeki sertlik yanlıları tarafından şiddeti daha görünür bir seçenek hâline getirdiğini ifade etmektedir. Bununla birlikte kitap, şiddeti anlamaya çalışırken onu meşrulaştırmaktan bilinçli olarak kaçınmaktadır. Yazar, Aksa Tufanı Operasyonu sırasında Batı kamuoyunda ortaya atılan ve daha sonra gerçek dışı olduğu anlaşılan bazı iddiaların, Hamas’ın eylemlerinin değerlendirilmesinde yanıltıcı bir rol oynadığını belirtmektedir. Bu iddiaların, yaşanan olayların “meşru direniş hakkı” çerçevesinde açıklanmasını zorlaştırdığını savunmaktadır. Çevirmenin ise söz konusu gerçek dışı iddiaları dipnotlarda açıklığa kavuşturması, kitabın genel yaklaşımına gölge düşürmemiştir.

Eseri değerli kılan unsurlardan biri de kullanılan kaynaklardır. Kitabın kaynakçası büyük ölçüde Filistinli İslamcı aktörlerin kendi yazılarına, anı ve biyografilerine, ayrıca sahada faaliyet gösteren yapıların yayımladığı bildiriler ve metinlere dayanmaktadır. Bu durum, çalışmaya sahaya yakın ve özgün bir perspektif kazandırmaktadır. Bu yaklaşım sayesinde eser, ne tarafgir bir savunma metni ne de tek boyutlu bir suçlama anlatısı hâline gelmektedir. Aksine kitap, olayları tarihsel bağlamı içinde ele alan, açıklayıcı olduğu kadar eleştirel bir denge kurmayı başaran akademik bir çalışma sunmaktadır.

Gazze’nin Yapısal Çıkmazı: Abluka, Yoksulluk ve Umutsuzluk

Kitabın ilk bölümünde Gazze, yalnızca silahlı çatışmaların yaşandığı bir savaş alanı olarak değil, uzun süredir devam eden derin bir toplumsal ve siyasal çıkmazın mekânı olarak ele alınmaktadır. Yazar, Gazze’deki mevcut durumu anlamak için askeri gelişmelerin ötesine geçilmesi gerektiğini vurgulamakta ve bölgenin günlük yaşam koşullarını şekillendiren yapısal sorunlara odaklanmaktadır. Bu bağlamda İsrail tarafından uygulanan abluka, Gazze’nin içinde bulunduğu krizin temel belirleyicilerinden biri olarak sunulmaktadır.

Abluka politikası, Gazze’yi ekonomik açıdan büyük ölçüde işlevsiz hâle getirmiştir. Ticaretin ciddi biçimde kısıtlanması, üretim faaliyetlerinin durma noktasına gelmesi ve dış dünya ile bağlantıların kesilmesi, bölge ekonomisini çökertmiştir. Kitapta özellikle işsizlik oranlarının ulaştığı yüksek seviyelere dikkat çekilmekte ve bu durumun en ağır etkisinin genç nüfus üzerinde hissedildiği belirtilmektedir. Gençlerin eğitim alsalar dahi iş bulamamaları, gelecek beklentilerini zayıflatmakta ve yaygın bir umutsuzluk duygusunun ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Yazar, bu ağır sosyoekonomik koşulların tek başına radikalleşmeyi otomatik olarak üretmediğinin altını çizmektedir. Ancak siyasal temsil kanallarının büyük ölçüde kapalı olduğu, barış ve diplomasi girişimlerinin sonuçsuz kaldığı ve günlük hayatın sürekli krizlerle şekillendiği bir ortamda, şiddetin bazı gruplar tarafından daha “anlamlı” ya da “kaçınılmaz” bir seçenek olarak algılanmaya başladığını savunmaktadır. Gazze’de yaşayan insanlar için hayatın sürekli belirsizlik, kayıp ve güvensizlik içinde geçmesi, toplumsal ruh hâlini derinden etkilemiş ve kolektif bir sıkışmışlık hissi yaratmıştır.

Bu bölümde ayrıca sivillere yönelik saldırılar ve bunların ardından gerçekleşen yoğun bombardımanların Gazze’de yol açtığı yıkım ayrıntılı biçimde ele alınmaktadır. Okulların, hastanelerin ve temel altyapı tesislerinin zarar görmesi, yalnızca fiziksel bir yıkıma değil, aynı zamanda insani krizin daha da derinleşmesine neden olmuştur. Yazar, sivillerin korunmasına yönelik resmî söylemler ile sahadaki uygulamalar arasındaki belirgin çelişkilere dikkat çekerek, çatışmanın insani boyutunu görünür kılmaktadır. Sonuç olarak kitabın bu ilk bölümü, Gazze’de yaşananların geçici ya da istisnai değil, uzun süreli ve yapısal bir krizin ürünü olduğunu ortaya koymaktadır. Bu analiz, ilerleyen bölümlerde ele alınacak olan Filistinli İslamcı hareketlerin toplumsal tabanını ve siyasal tercihlerini anlamak için önemli bir zemin hazırlamaktadır.

Hamas’ın Toplumsal Kökenleri ve Ahmed Yasin’in Rolü

Kitabın yine ilk bölümünde yazar, Hamas’ın ortaya çıkışını ani ve kendiliğinden bir radikalleşme süreci olarak ele alan yaygın yaklaşımları sorgulamaktadır. Bu bölümde Hamas’ın kökenleri, Filistin’deki İslamcı hareketlerin tarihsel gelişimi ve özellikle Gazze’nin özgül toplumsal koşulları çerçevesinde incelenmektedir. Yazar, Hamas’ın yalnızca silahlı bir örgüt olarak tanımlanmasının, hareketin toplumsal tabanını ve tarihsel arka planını anlamayı zorlaştırdığını savunmaktadır. Bu bağlamda Hamas’ın kökenleri, Şeyh Ahmed Yasin liderliğinde Gazze’de örgütlenen Müslüman Kardeşler geleneğine dayanmaktadır. Kitapta vurgulandığı üzere, bu hareket uzun yıllar boyunca silahlı mücadeleden bilinçli olarak uzak durmuş ve önceliğini toplumsal, ahlaki ve dini dönüşüme vermiştir. Ahmed Yasin ve çevresindeki kadrolar, camiler, eğitim faaliyetleri ve hayır kurumları aracılığıyla Gazze toplumuyla güçlü bağlar kurmuştur. Yazar, bu dönemde geliştirilen sosyal yardım ağlarının Hamas’ın daha sonraki yıllarda kazandığı toplumsal desteğin temelini oluşturduğunu belirtmektedir. Sağlık hizmetleri, eğitim desteği ve yoksullara yönelik yardımlar, özellikle abluka koşulları altında yaşayan Gazze halkı için büyük önem taşımıştır. Bu faaliyetler, Hamas’ın yalnızca ideolojik bir yapı değil, aynı zamanda günlük hayata doğrudan temas eden bir toplumsal aktör olarak algılanmasını sağlamıştır.

Kitapta, Hamas’ın zamanla silahlı direnişi benimsemesinin de tarihsel ve siyasal koşullarla bağlantılı olduğu vurgulanmaktadır. Barış süreçlerinin başarısızlığa uğraması, İsrail’in askeri operasyonları ve Filistin siyasal alanındaki temsil krizleri, Hamas’ın stratejik yöneliminde etkili olmuştur. Yazar, bu dönüşümün kaçınılmaz ya da önceden belirlenmiş bir süreç olmadığını aksine değişen koşullara verilen tepkilerle şekillendiğini savunmaktadır. Bu bölüm, Hamas’ı doğası gereği şiddet yanlısı ve ideolojik olarak katı bir yapı olarak tanımlayan yaklaşımlara karşı önemli bir karşı argüman sunmaktadır. Yazar, Hamas’ın tarihsel gelişiminin, toplumsal ihtiyaçlar, siyasal baskılar ve yerel koşullar doğrultusunda şekillendiğini göstererek, hareketin çok boyutlu bir yapıya sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak kitabın bu bölümü, Hamas’ın yalnızca askeri eylemleriyle değil, toplumsal kökenleri, sosyal faaliyetleri ve ideolojik dönüşümüyle birlikte ele alınması gerektiğini göstermektedir. Bu yaklaşım, ilerleyen bölümlerde yapılacak olan İslamcı hareketler arası karşılaştırmalar için de önemli bir teorik ve tarihsel zemin oluşturmaktadır.

Hizbü’t-Tahrir Örneği: İdeoloji mi, Toplumsal Pratik mi?

Kitabın ikinci bölümünde Filistin’deki İslamcı hareketler karşılaştırmalı bir bakış açısıyla ele alınmakta ve bu çerçevede Hizbü’t-Tahrir önemli bir örnek olarak incelenmektedir. Takiyyüddin Nebhani tarafından kurulan Hizbü’t-Tahrir, hilafet fikrini merkeze alan katı ve ideolojik bir çizgi benimsemiştir. Hareket, siyasal hedeflerini büyük ölçüde teorik ve doktriner bir çerçeve içinde tanımlamış olup toplumsal dönüşümün bu ideolojik bilinçlenme yoluyla gerçekleşeceğini savunmuştur. Yazar, Hizbü’t-Tahrir’in Filistin toplumunda neden geniş bir toplumsal destek bulamadığını ayrıntılı biçimde açıklamaktadır. Bu bağlamda hareketin sosyal hizmetler sunmaması, yerel ve gündelik sorunlara somut çözümler üretmemesi ve halkın doğrudan yaşadığı ekonomik ve sosyal sıkıntılara temas etmemesi temel nedenler arasında gösterilmektedir. Bu özellikler, Hizbü’t-Tahrir’i Filistin toplumunun günlük yaşamından uzak, daha çok soyut hedeflere odaklanan bir yapı hâline getirmiştir.

Kitapta yapılan bu değerlendirme, ideolojik tutarlılığın tek başına bir hareketin toplumsal karşılık bulması için yeterli olmadığını ortaya koymaktadır. Yazar, Filistin bağlamında bir siyasal ya da dini hareketin başarısının, sahip olduğu ideolojik söylemden çok toplumsal pratikler üretme kapasitesine ve halkla kurduğu somut ilişkilere bağlı olduğunu vurgulamaktadır. Bu yönüyle Hizbü’t-Tahrir örneği, ilerleyen bölümlerde ele alınan Hamas ve Filistin İslami Cihadı gibi hareketlerin neden daha güçlü toplumsal tabanlar oluşturabildiğini anlamak açısından önemli bir karşılaştırma zemini sunmaktadır.

Filistin İslami Cihadı: Silahlı Direnişin Merkezde Olduğu Bir Hareket

Kitabın üçüncü bölümünde Filistin İslami Cihadı (İC), Hamas’tan farklı bir örgütlenme ve mücadele anlayışına sahip bir İslamcı hareket olarak ele alınmaktadır. Bu bölüm, “Öncülerin Yükselişi” başlığı altında İslami Cihad’ın ortaya çıkış sürecini ve kurucu kadrolarının toplumsal özelliklerini incelemektedir. İslami Cihad kadrolarının genellikle genç, eğitimli ve büyük ölçüde mülteci kamplarında yetişmiş kişilerden oluştuğunu vurgulamaktadır. Bu kadrolar, özellikle İsrail hapishanelerinde geçirdikleri süre boyunca hem siyasal bilinç kazanmış hem de silahlı direniş pratiği konusunda deneyim edinmiştir. Yazar, hareketin ideolojik çerçevesinin modernlikle geleneği bir arada benimseme çabası üzerinden şekillendiği ifade etmektedir. Hareket, İslami referansları merkeze alırken aynı zamanda modern devrimci söylemlerden ve Filistin milliyetçiliğinden de etkilendiğine vurgu yapmaktadır. Bu durumun harekete özgün bir kimlik kazandırdığını hareketin ne tamamen geleneksel dini yapılara ne de seküler milliyetçi örgütlere tam anlamıyla benzemediğini savunmaktadır. Bu yönüyle İslami Cihad, Filistin direniş sahasında farklı bir ideolojik yapılanma geliştirmiştir.

Bu bölümde ayrıca Gazze’de çekişme ve anlaşmazlık başlığı altında, Filistinli gruplar arasındaki rekabet ve görüş ayrılıkları ele alınmaktadır. Yazar, İslami Cihad’ın silahlı direnişi merkeze alan tutumunun, özellikle daha temkinli ve merhale yöntemi ile mücadele anlayışını benimseyen yapılarla zaman zaman gerilimler yarattığını belirtmektedir. Bu çekişmeler, Filistin siyasal alanının homojen olmadığını ve İslamcı hareketler arasında da ciddi stratejik farklılıklar bulunduğunu göstermektedir. Bu bağlamda yazar, İslami Cihad’ın varlığının ve söyleminin, Hamas’ı da daha net bir biçimde sahneye çıkmaya zorladığını ileri sürmektedir. Hamas’ı ortaya çıkmaya zorlamak şeklinde ifade edilen bu süreçte, İslami Cihad’ın silahlı direnişi önceleyen yaklaşımı Hamas’ın kendi stratejisini yeniden tanımlamasında etkili olmuştur. Böylece iki hareket arasındaki ilişki, yalnızca rekabet ya da iş birliği üzerinden değil, karşılıklı etkileşim ve yönlendirme süreci olarak değerlendirilmektedir.

Yazar, İslami Cihad’ın İslamcı söylem ile Filistin milliyetçiliğini birleştiren özgün bir çizgi geliştirdiğini savunmakla birlikte, hareketin toplumsal alanda Hamas kadar güçlü olamadığını da belirtmektedir. Sosyal hizmetler, yerel örgütlenme ve siyasi katılım konularında sınırlı bir faaliyet alanına sahip olmasının toplumsal desteğinin görece dar kalmasına neden olduğunu ifade etmektedir. Bu durum, silahlı direnişi merkeze alan bir hareketin, toplumsal taban oluşturmada karşılaştığı zorlukları ortaya koymaktadır. Sonuç olarak bu bölüm, Filistin İslami Cihadı’nı yalnızca askeri eylemleri üzerinden değil, ideolojik konumlanışı, kadro yapısı ve diğer İslamcı hareketlerle olan ilişkileri üzerinden ele almaktadır. Bu analiz, Filistin siyasal alanındaki karmaşık güç dengelerini ve İslamcı hareketler arasındaki farklılaşmayı anlamak açısından önemli bir katkı sunmaktadır.

Siyasal Düşünce: İslamcı Hareketler Ne Savundu?

Kitabın dördüncü bölümünde Filistin’deki İslamcı hareketlerin yalnızca askeri ve örgütsel yönleri değil, aynı zamanda siyasal düşünce dünyaları ve iktidar deneyimleri ele alınmaktadır. Bu bölüm, İslamcı hareketlerin tek tip ve değişmez yapılar olmadığını aksine kendi içlerinde ciddi fikrî tartışmalar barındırdığını ve pratik koşullara bağlı olarak dönüşebildiğini göstermeyi amaçlamaktadır. Bu çerçevede yazar, Filistin’de Siyasal İslam’ın düşünsel yönünü Fethi Şikaki’nin 1995’te “Köktencilik ve Laiklik “ adlı daha sonra kitaplaşan konferans metinleri ile Cemal Mansur’un 1999 ‘da kaleme aldığı “Filistin’de Demokratik Dönüşüm “adlı kitapları üzerinden incelemektedir. Şikaki, modern devletin doğası gereği baskıcı bir yapıya dönüşme eğiliminde olduğunu savunmakta ve bu nedenle devlet merkezli siyasal modelleri eleştirmektedir. Şikaki’ye göre devlet, zamanla toplumu kontrol eden ve özgürlükleri sınırlayan bir aygıta dönüşme riski taşımaktadır. Bu yaklaşım, İslamcı hareketler içinde devlete karşı mesafeli duran daha radikal bir çizgiyi temsil etmektedir. Buna karşılık Cemal Mansur, İslami değerler ile demokratik mekanizmaların bir arada var olabileceğini savunmaktadır. Mansur’a göre seçimler, temsil, hukukun üstünlüğü ve sivil toplum gibi unsurlar, İslam ile çelişmek zorunda değildir. Bu yaklaşım, İslamcı hareketler içinde daha uzlaşmacı ve pragmatik bir siyasal anlayışı yansıtmaktadır. Yazar, bu iki farklı düşünsel yönelimi karşılaştırarak, Filistin’deki İslamcı hareketlerin homojen bir ideolojiye sahip olmadığını ve kendi içlerinde önemli görüş ayrılıkları barındırdığını ortaya koymaktadır.

Hamas’ın İktidar Deneyimi: Yönetmek ve Direnmek Arasında

Bölümün ikinci kısmında ise bu düşünsel tartışmaların pratikte nasıl karşılık bulduğu, Hamas’ın iktidar deneyimi üzerinden ele alınmaktadır. 2006 seçimlerinin ardından Hamas’ın Gazze’de yönetimi ele alması, kitapta bir dönüm noktası olarak değerlendirilmektedir. Yazar, bu sürecin Hamas için yalnızca siyasal bir başarı değil, aynı zamanda ciddi bir dönüşüm anlamına geldiğini savunmaktadır. Uzun yıllar boyunca bir direniş hareketi olarak faaliyet gösteren Hamas, bu noktadan sonra güvenlik, asayiş, kamu hizmetleri ve yönetim sorumluluğunu üstlenen bir aktöre dönüşmüştür. Bu yeni durum, Hamas’ın hem ideolojik hem de örgütsel yapısında önemli gerilimler yaratmıştır. Hareket içinde silahlı direnişi önceleyen sertlik yanlıları ile yönetme sorumluluğunu önceleyen daha pragmatik kanatlar arasında ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıkmıştır. Yazar, bu gerilimin Hamas’ın karar alma süreçlerini zorlaştırdığını ve hareketin siyasal manevra alanını daralttığını belirtmektedir.

Ayrıca bu dönemde Gazze’de Selefi grupların yükselişi, Hamas’ı hem ideolojik hem de güvenlik açısından zorlayan bir başka unsur olarak ortaya çıkmıştır. Hamas, bir yandan İsrail ile süren çatışmalarla mücadele ederken, diğer yandan Gazze içindeki bu gruplarla otorite mücadelesi vermek zorunda kalmıştır. Sonuç olarak bu bölüm, Filistin’deki İslamcı hareketlerin yalnızca silahlı eylemlerle değil, düşünsel üretim, siyasal tercihler ve iktidar deneyimleriyle şekillendiğini göstermektedir. Yazar, ideoloji ile pratik arasındaki bu etkileşimi ortaya koyarak, Hamas ve benzeri hareketlerin zaman içinde nasıl dönüşebildiğini anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktadır.

Silahlarla Yönetmek

Kitabın beşinci bölümünde yazar, Hamas’ın Gazze’de iktidarı ele geçirdikten sonra karşı karşıya kaldığı en temel sorunlardan birini, yani silahlı bir direniş hareketinin yönetme pratiğine geçiş sürecini ele almaktadır. Bu durum Hamas’ın hem askeri gücünü korumaya çalıştığı hem de aynı zamanda bir yönetim aygıtı olarak düzeni sağlamak zorunda kaldığı çelişkili durumu ifade etmektedir. Yazar, bu sürecin Hamas açısından yalnızca pratik bir zorluk değil aynı zamanda ciddi bir siyasal ve ahlaki ikilem yarattığını savunmaktadır.

Bu bağlamda Hamas, Gazze’de kamu düzenini sağlamak, rakip grupları kontrol altında tutmak ve kendi otoritesini tesis etmek için silahlı güce başvurmak zorunda kalmıştır. Ancak bu durum, hareketin başlangıçta savunduğu “direniş” söylemiyle zaman zaman çelişmiştir. Yazar, silahların yalnızca dış düşmana karşı değil iç düzeni sağlamak amacıyla da kullanılmasının, Hamas’ın toplumsal meşruiyetini tartışmalı hâle getirdiğini belirtmektedir. Bu süreçte Hamas, hem bir direniş örgütü hem de fiilî bir devlet benzeri yapı gibi hareket etmeye başlamıştır. Ayrıca, silahlarla yönetmenin Hamas’ı diğer İslamcı ve silahlı gruplarla da karşı karşıya getirdiği vurgulanmaktadır. Özellikle Selefi grupların Gazze’de artan etkisi, Hamas’ın şiddet kullanımını daha da kurumsallaştırmasına neden olmuştur. Hamas, bu gruplara karşı otoritesini korumak amacıyla sert önlemler almış; ancak bu durum Gazze’deki siyasal alanın daha da askerileşmesine yol açarak sivil alanın etkisizleşmesine ve siyasal çözüm imkânlarının giderek daralmasına neden olmuştur. Sonuç olarak bu bölüm, silahlı güce dayalı bir yönetim anlayışının hem kısa vadeli istikrar sağlayabileceğini hem de uzun vadede ciddi toplumsal ve siyasal sorunlar üretebileceğini ortaya koymaktadır. Yazar, Hamas’ın pratiğinin direniş ile iktidar, meşruiyet ile zor kullanımı arasında kalıcı bir gerilim yarattığını vurgulamaktadır.

Fırtına Öncesi

Kitabın altıncı bölümünde yazar, 7 Ekim 2023’e giden süreci hazırlayan siyasal, askeri ve toplumsal gelişmeleri ele almaktadır. Yazar, 7 Ekim 2023’e giden süreci ani ve kopuk bir gelişme olarak değil, uzun süredir devam eden siyasal, toplumsal ve askeri sıkışmışlığın zamanla yoğunlaştığı bir süreç olarak değerlendirmektedir. Bu bağlamda Gazze’deki ablukanın ağırlaşması, yaşam koşullarının daha da kötüleşmesi ve diplomatik çözüm girişimlerinin tamamen tıkanması ön plana çıkmaktadır. Kitapta, özellikle 2010’lu yıllar boyunca Gazze halkının günlük hayatının sürekli krizler, askeri operasyonlar ve belirsizlikler içinde geçtiği vurgulanmaktadır. Bu durum, hem toplumsal sabrı aşındırmış hem de siyasal aktörlerin daha sert yöntemlere yönelmesine zemin hazırlamıştır.

Yazar, bu dönemde Hamas’ın da ciddi bir stratejik çıkmazla karşı karşıya kaldığını belirtmektedir. Bir yandan Gazze’de yönetme sorumluluğunu taşımaya devam eden Hamas, diğer yandan direniş kimliğini ve askeri kapasitesini korumaya çalışmıştır. Ancak bu iki rol arasındaki gerilim, hareketin manevra alanını giderek daraltmıştır. Uluslararası alandaki izolasyon ve bölgesel dengelerde yaşanan değişimler, Hamas’ın seçeneklerini daha da sınırlamıştır. Bu süreçte İsrail’in askeri operasyonları, Gazze üzerindeki baskıyı artırmış; aynı zamanda Filistin tarafında caydırıcılık algısının zayıfladığı yönünde bir düşüncenin yayılmasına neden olmuştur. Kitapta, bu algının Hamas ve diğer silahlı gruplar açısından mevcut durumu sürdürülemez hâle getirdiği ifade edilmektedir. Yazar, karşılıklı tırmanan güvenlik politikalarının, çatışmayı kontrol edilebilir sınırların dışına taşıdığını savunmaktadır.

Ayrıca bu dönemde Filistin iç siyasetindeki parçalanmışlık da dikkat çekmektedir. Gazze ile Batı Şeria arasındaki siyasal bölünmüşlük, ortak bir strateji geliştirilmesini zorlaştırmış; bu durum, Gazze merkezli aktörlerin daha bağımsız ve riskli kararlar almasına zemin hazırlamıştır. Yazar, bu parçalanmışlığın “fırtına öncesi” atmosferi daha da yoğunlaştırdığını belirtmektedir. Sonuç olarak bu bölüm, 7 Ekim 2023’ün rastlantısal ya da ani bir gelişme olmadığını; aksine uzun süreli abluka, siyasal tıkanmışlık, askeri baskı ve stratejik çıkmazların bir araya gelmesiyle şekillenen bir sürecin sonucu olduğunu ortaya koymaktadır.

7 Ekim’e Giden Yol ve Genel Değerlendirme

Kitabın son bölümünde 7 Ekim 2023’te gerçekleşen Hamas‘ın Aksa Tufanı operasyonunun ani ve kopuk bir olay olarak değil, uzun süredir devam eden siyasal, toplumsal ve ekonomik sıkışmışlığın bir sonucu olarak ele alınmaktadır. Yazar, Gazze’de yıllardır süren abluka, derinleşen yoksulluk, siyasal temsil kanallarının tıkanması ve artan umutsuzluğun bu süreci belirleyen temel unsurlar olduğunu vurgulamaktadır. Bu koşullar, özellikle Hamas açısından hem yönetme sorumluluğu hem de direniş kimliğini sürdürme zorunluluğu arasında ciddi bir gerilim yaratmıştır.

Kitap, Hamas’ın Gazze’de iktidar olmasının hareketi yapısal bir çıkmaza sürüklediğini savunmaktadır. Bir yandan güvenlik ve kamu düzenini sağlamak zorunda kalan Hamas, diğer yandan caydırıcılığını koruma ihtiyacı duymuştur. Bu ikili durum, daha sert ve riskli stratejilerin önünü açmıştır. Yazar, 7 Ekim’i bu bağlamda bir başlangıçtan ziyade, uzun süredir çözümsüz bırakılan sorunların görünür hâle geldiği bir kırılma noktası olarak değerlendirmektedir. Genel olarak eser, Filistin’deki İslamcı hareketleri tek boyutlu ve ideolojik kalıplarla açıklayan yaklaşımların ötesine geçmektedir. Sade dili ve tarihsel çerçevesiyle kitap, 7 Ekim’i ve Gazze’deki siyasal dinamikleri kavramak isteyenler için önemli bir akademik katkı sunmaktadır.

ŞÜKRÜ UZUN / HAKSÖZ HABER, den alıntı.

Kaynak: Direnişten Yönetime: Filistin’de İslamcı Hareketler ve 7 Ekim

Yorum yap

Ayrıca Bakınız

İRAN

İRAN

BU OYUNA NASIL GELDİ Dünyada Devlet aklı olan 10 ülke say deseler İlk beşin içine …

DERGİDEKİ DİĞER YAZILAR



Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir